‘Makaleler’

BAYRAM

10 Haziran 2008

Bayram: “ Açlıktan tokluğa, yokluktan varlığa, hasretten kavuşmaya, özetle olmayan gereksinmeye kavuşmaktır….” şeklinde tanımlanır. Ülkemiz, ulusal kurtuluş ve dini bayram günlerine, baskı rejimlerinin kutlama günleri eklendiğinde, en çok “bayram ” ilan eden ülke oluyor. Bu gerekli-gereksiz “bayramlara” nazire, Can Yücel satırlarında bayramı ironileştirir ve “ deliye her gün bayram” der. Dersim’linin bayramı “Bayramlar”, toplumsal yaşam da çağın gereksinimi ve yöre koşularına göre anlamlaşır. Örneğin bu günün koşullarında Dersim’de bayram : “açlıktan tokluğa, yokluktan varlığa, olmayana kavuşmak “ değil. Var olanın korunması; Dersim coğrafyası ve üstünde yaşayan binlerce bitki çeşitleri ve diğer canlıların yok edilmemesi istemine dönüşmüş. Dersim’de; yöreyi çevreleyen yüce dağlar, beyaz köpük soluyan hırçın nehirler ve bunların etrafını saran meraların gözde yeşili çayır-çimenler, bin bir çiçeğe ev sahipliği yapan yaylaları ile bütünleşen halkın, silah kuşatmasından kurtarılması bayramdır. Dersim’de ; “Barajlar” Projesiyle, Milli Park ilan edilen Munzur Vadisi ve Harçık doğa harikalarının tüm bitki ve canlısını suya boğan yürütmenin durdurulması bayramdır… Dersim yaylalarında, ışkın boylu narin bedenlerin tuluk sesiyle güne başlama, kaval nağmeleri eşliğinde süt sağması, rençperlerin özgürce orak-tırpan bilemesi bayramdır. Dersim yaylarında; koyun kuzu melemesine, derelerin kuş cıvıltısına, kervancı katırlarının gece karanlığında uzaklara yansıyan nal sesine , palamudun patlayan “pat” sesine, eşeklerin keyfe gelen anırmasına, köpeklerin “şer-ı” kovan havlamasına silah sesi karışmazsa bayramdır…. ** Özgün bayramı “Laik” denilen devletin “dini” yönetmesi, yönetenlerimizin büyük ayıbı. Diyanet İşleri Başkanlığının 150 bin elemanını (hizmet vermediği ayrı inançtaki insanların verdiği vergilerle) genel bütçeden beslemesi ayıptır, günahtır, yazıktır, haksızlıktır zulümdür . Bu ne laiklik, ne inanç özgürlüğü, ne demokrasi ne de cumhuriyet idaresi ilkeleriyle bağdaşır. Devletin dini olmaz diyarlar ne hikmetse bundan da var geçinmiyor. Prof.Dr. Aldıkaçtı , “laiklik”; “Devletin dini yönetmemesidir. Ve dini sorunların insanlar arasında bir ayırım yapmamasıdır.” Der 1982 Anayasası mimarı. Dr. yazıcıoğlu da “ilmi ve batılı anlamda laiklik, dinin devlet işlerine, devletinde din işlerine karışmamasıdır…laiklikten söz edebilmek için DİB gibi bir teşkilata devlet içinde yer verilmemesi lazım.. der Diyanet(din) İşleri eski başkanı. Geçen yıl açılış konuşmasında Osman Arslan; “Dine dayalı devlet olmaz” Laiklik dinin devlet işlerine, ise din işlerine karışmaması, her ikisinin birbirinden ayrılması anlamına gelir. Laikliğin bu tanımı iki öğeyi içermektedir. Laik devlette yöneticiler dini, din adamları da devleti yönetmezler. Her ikisinin görevi , işlevi amaç ve alanı farklıdır. Laik devlet bütün dinlere ve mezheplere aynı uzaklıktadır. Laik devlette kişiler vicdanlarıyla baş başa bırakılmıştır. Laikliğin ikinci öğesi kişilerin iç dünyası ile ilgili olup, kişilerin din ve vicdan özgürlüğünün teminat altına alınmasıdır.. “Ne insanlar tarafından oluşturulan kurum ve kuruluşların ne de tüzelkişiliği olan devletin dini olamaz.. …Bu topraklar üzerinde yaşayan hiç kimse ikinci sınıf vatandaş değildir. Her kes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce,felsefi inanç, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” derken (aynı maddenin devamı olan) “Hiçbir kişiye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamaz “.. ve “Devletin idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uymak zorunda”( madde 10). tümcesini görmezlikten de gelebiliyor sayın Yargıtay Başkanı. Alevi vatandaş yıllardır bunlardan yakınıyor, zorunlu din eğitimine karşı, Yargıtay’ı aşarak AİHM den karar çıkarıyor. Bu yasanın öze ilişkin maddeleri Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiği halde 8o yıldan beri yürürlükte tutuluyor. Oysa bu gün akan kanların tek nedeni bu ”imtiyaz”dan doğan ayrımcı, kışkırtıcı, çift standartlı yasalardır. Bunun içinde atılacak ilk adımda Diyanet İşleri Başkanlığı’nı devletten ve devletin genel bütçesinden ayıklamanın zamanı gelmiş, geçmiştir. Ilımlı dincilerin iktidarında, oruç davullarının patlatırcasına çalındığı, ezanların kulağı yırtarcasına okunduğu, iftihar zamanı hayatın durdurulduğu bu Ramazan ayında bu teşkilatın (DİB) yok saydıkları Alevilerin parasıyla beslemeye devam etmesi; çoğunluğun azı ezdiği, açık gaspı, zulmü, haksızlığıdır. “Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesini uygulamadıkları içinde savcıları ilgilendiren anayasal suç işlemektedir “DİB Yasası” önemli maddeleri yıllar önce ve DİB teşkilatı için sonradan düzenlenen yasa maddeleri Anayasa Mahkemesince iptal edilmiş ve bu güne kadarda yenileri yapılmamıştır.Bu nedenle bizce DİB yasasının uygulaması hukuken de geçersiz ve şaibelidir. Devlet, genel bütçeden aldığı para ile yüzlerce İmam Hatip Okulu, kuran kurslarını açıyor. Bu para ile yüz binlerce dinci, hurafe- yobaz yetiştiriyor, bunları camilere imam olarak atıyor. Buna karşın aynı devletin önde gelen kurumları, iktidar olamayan iktidar erki vs.; “Şeriat geliyor laiklik elden gidiyor”.. diye meydanlarda yakınıp dövünüyor. Bu bir vurdumduymazlık, ektiklerini biçtiklerinin ayırtında olamamaktır. Kendi içindeki dincileri ihraç eden TSK dahil hiç biri çıkıp bu haksızlığı dur diyemiyor. Aleviliği inanç saymayan, laikliğin belası “DİB nın genel bütçeden arındırılması, ikircikli, Türk-İslam öncelikli, vatandaş ayırımına yol açan, 15-20 milyon Alevi’ye zorunlu din dersi, düşünce özgürlüğü engeli (301 gibi), yasalarının kaldırılması özgürlükçü bayramdır. ** Gelişen iletişim araçları ve “Internet” ortamında “bayram” derinine anlamlaşır: “-Hayata rasgele serpiştirilmiş ilahi ikramlar, kıymet bilen kuralları her zaman bayram yaşatır. -Örneğin nefes almanın bayram olduğunu günün birinde soluksuz kalınca anlar insan. -Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık, sevmenin hazzını yalnızlık öğretir.. -Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır. -Bayramdır elden ayaktan düşmemek, zihinde önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp “çok şükür bu günü de gördük” diyebilmek.. -Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak sevdikleriyle olmak bayramdır. -Bir kitabı bitirmek, bir binayı bitirmek, bir okulu bitirmek, kabuslu bir rüyayı, kodeste ağır cezayı bitirmek bayramdır. Yoğun bakımda sancılı bir geceyi ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmekte öyle.. -Endişe içinde beklediğinden mektup almak, telefondan aniden sesini duymak, deli gibi boynuna sarılmak bayramdır. -En acıktığın anda dumanı tüten bir somunu köşecinden bölmek, korktuğunda sevdiğine sarılmak, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır. -Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır. -Yeni bir sözcük öğrenmek, bir tünelin sonuna gelmek, müzmin bir işin kapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır. -Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde haksızlığın üstüne yalın kılıçla yürüyebilmek bayramdır. -Yeni bir eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır. -Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda bekleyen yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardında çınlayan çocuk sesi bayramdır. Sonrasından gelen ilk diş, ilk söz ilk adım, ilk karne ilk ve her başarı bayramdır……..”

FANTAZİ

10 Haziran 2008

Dersim’de İKLİM Gazetesi’nin iki yıl gibi kısa bir süre içinde geldiği nokta; yöre ve ülke sorunlarını açık, çağa uyumlu, içtenlikli bir yürekle ele alışı, basınımızın temel taşlarında biri olma yolunda olduğunu gösteriyor. Bu başarıda en büyük etken, yöre sorunlarına, yöreyi en iyi tanıyan bilen birikimli yöre insanları elinde bulundurması Yurt içi ve yurt dışı deneyimli kadrosu ilerisi için büyük umut. Gazetenin güncelleşmesi, tüm yurt iklimine tanı koyması günleri yakın. “Dersim Çığlığı” köşemde bu iki yıl içinde daha çok yöre sorunlarını yansıtmaya çalıştım. Bu sayıda hoş görünüze sığınarak bir-iki “fantezi”den söz etmek istıyorum: İki Uçlu Yaşam Yaşam; doğumun sevinci, ölümüm çığlığı arasındaki soluklanmadır. Soframızda acı tatlı yan yana. Sevinç ile hüzün, gülme ile ağlamanın , açlıkla ile tokluğun yoksullukla zenginliğin kardeşliğini paylaşıyoruz. Göz yaşında biri sevinse diğeri acılar döker. Güneş varsa gölgesi de kaçınılmaz, her aydınlığın arka yüzünde bir karanlık yer alır. Her çıkışın bir inişi, her inişinde bir çıkışı var. Bu doğamızın gerçeği.. Evrenin tüm yaptırımları bu gerçeği içerir. Tüm yaşamın iki ucu var. Tanrılar, bize iki dünyanın varlığından söz eder; “Bu dünya” –“öteki dünya” veya dünya- ahret. Ahreti de ikiler; Cennete – cehennem, zebani- melek, iyilik- kötülük. Ahlak-ahlaksızlık, helal-haram. Sağ- sol. Sağ kolun meleği tanrı adına iyilik, sol kulun meleği şeytan adına kötülükleri yazar. Hasılı kul, tanrı ile şeytan arasında debelenir durur. “Etme- bulma” uzar gider. Eline, beline, diline hakim olma “kötü” olandan kurtulmak, “iyi” olmak içindir. Ne ki bu durum “kulun” dünya nimetlerinden, yararlanmasını, dünyasından tat almasını engelliyor. Oysa bu ikilem kaçınılmaz. Her şeye “kadir” Tanrılar, yarattığı “kulun” üstesinde gelemedikleri için mi ne kullarının olumsuz gördüğü yaptırımlarını, “şeytan” dedikleri bir görünmez, bilinmeze yüklerler. Bu da inançta tanrı-şeytan ikilemi, iki uçluluğu ortaya çıkarır. “Kul”da , kimi “kul”un yaptırımlarına akıl erdirmedikleri için, bu yanlış yaptırımlarını, “tanrı yarattığına göre bir hikmeti var” diye hoş görür olmuş ve hatta kendileri de aynı yanlışı yapmaya yönelmiştir. “Yaratılanı hoş görür yaratandan dolayı”. Tanrı, yarattığı “kulların” yanlışını diplomatik bir eda ile “kötüyü” yani olumsuzluğa yönelişlerinden “şeytanı” sorumlu tutar. Elçileri (Peygamberler) yoluyla de olsa şeytan dedikleri bir güçten söz etmekle, engellemek istedikleri bu masum istemlere çözüm aramayı inanç yürütücülerine yani ; “imam. hacı, hoca ,molla, şeyh, medyum, üfürükçü vs.” gibi din adamlarına bırakmış. Böylece Tanrılar adına yapılan zulüm katmerleştirilmiştir. Bu “iyi” ve “kötü” arasında ki sürekli savaşı kapsayan bir görüşü benimseyen Zerdüst’e göre insan ruhu iki ayrı gücün (“iyi ile kötünün” )savaş alanıdır. İyiliği Ahuramazda (Hürmüz), kötülüğü Ahriman (Ehrimen) temsil eder. Üstelik bu ikili de kardeştir. Asıl süreçte “iyi” ve “kötü” kavramı, toplum yaşamında çoğu kez somut değil soyuttur. Doğum-ölüm , gündüz-gece, tatlı-acı, güzel-çirkin kar-zarar vs. birlikte yaşam süren iki yapışık kardeş, gerçek yaşamın iki yüzü durumunda. Soğuğun donduruculuğu yanında, sıcaklığın yılgınlığı olmazsa, iyi ve kötü anlamı, her iki nesnenin değerler varlığını anlamsız kalır. Çünkü bu zıt görünen nesnelerin doğada bir birilerini tamamladığını, dengelediğini görüyoruz. “Temiz ellerde tutulan asanın öbür ucu pislikten çıkmaz.” söylemi bu gerçeği yansıtır. Tüm aktif bilim dallarında bu mantık geçerli. Matematiğin rakamları bu kuralın geçerliliğini koruyor. Sıfır, matematik rakamlarının soluklanma noktasıdır. Rakamların belirlediği değerler, bu (0) sıfır noktasındaki yere göre yaşam bulur. Kazançtaki artı değer, zarardaki eksi değerlere karşıdır. Başka bir deyimle (artı) değeri, (eksi) dediğimiz nakıs belirler. Bütün bilim dallarının bunun gibi soluklanma noktaları vardır ve olmak zorundadır. İşte doğa tanrı ve yaşam somutu bize, bu “İki Uçlu Yaşam” gerçeğini gösterir.

Dil ve Kimlik

10 Haziran 2008

Dil, insanlar arasındaki iletişimi sağlayan sesli yada yazılı simgeler sistemidir. Bu simgeler saymaca bir nitelik taşır, anlamları doğal bir bağlantıdan kaynaklanamıyor. Dil toplumsal bir anlaşmadan, yalnız insan toplumunda bulunan bir yetenektir. Hayvan türleri de sesler ve beden hareketlerinin yardımıyla birbirleriyle iletişim kurar. İnsanlar, çocuklarından, gırtlak ve ağızlarında bazı organların hareketinden doğan sesleri, bir sesli iletişim sistemi haline getirmeyi ve öbür insanlarla iletişimde bu sistemin hem işitici hem de konuşucu olarak yararlanarak öğrenir. Denilebilir ki diller, insan grupları arasındaki genetik nitelikteki, biçimsel öğeleri, ayrı farklılığı da yüklenir. Böyle olunca hangi dil olursa olsun, anlaşmayı sağlayan bu iletişim aracı, asırlar öncesi tarih ile birlikte, kendi topluluğun kimliğini, belirleyici kalıntılarını da günümüze taşır. Çocuğunun ailesinin, ya da doğup büyüdüğü ortamdaki dile “anadil” adı verilir. Dilleri birbirinden ayıran en temel nokta, yapısal anlam farklılıklarıdır. Eğer bir insan başka bir insanın dilini özel bir öğrenim görmeksizin anlamıyorsa, bu iki insan farklı diller konuşuyorlar, yani değişik dillerdir. Belirli bir dil içinde anlaşmayı güçleştiren ancak kesin olarak engellemeyen farklıklar varsa buna “Lehçe” farklılığı denir. Bir insanın anadiline dayanarak bağlı bulunduğu toplumsal grubu tayın olası. Yani dil insani niteliklerini taşıdığı için, insanın soy ağacını, genetiğini açığa vurabilen, yaklaşımlı da olsa toplumlar arası belirleyici bir kavram olabilmektedir. Dil, bireylere kültürün bir parçası olarak aktarılır. Ne ki kültürde gene dil yoluyla aktarılır. İnsanı, sözdizimsel bir hayvan olarak tanımlayan Chomsky’nin dili ele alışının özünde, söz dizesi incelemesi yatar.. Antropolojik anlamıyla kültür, insan yaşamının toplumsal ilişkilerinden doğan bütün yönlerini kapsar. Bu anlamda kültürel dil, özdeş sayılmasa da birbirleriyle iç içe geçmiş olgulardır. İnsanlar dil üzerine konuşmaya başlayınca, dilin düşünceyle ilişkisi kaçınılmaz olarak gündeme gelir. Dil toplumsal yaşamın hem ifadesi hem de varlık koşulu, hem sonuç ve nedenidir. *** Dersim çok değişik aşiretler, şecereli-şeceresiz ocaklar, karmaşık inançların ortam bulduğu bir yöre. Bu nedenle belirsizlikler yaşanan, “kimlik” belirlemede en çok sorunu olan bölgelerin başında gelir. Halkın % 90 nı “Kürtçe(Kırmac-kurmanc-Zaza- Dımılı) değişik konumlu şivelerle konuşur. Çağ olarak aşiret sistemini aşmamış çoğunluğun yanında, modern toplumla özdeşleşen bireyleriyle “iki uçlu” kültürler mozaiği. Aşiretler cenneti Dersim’de baş olmak, önde yürümeyi elde etmek zor iş. Kendi aşiretinin “ağalığını ” koruma, aşiretler arasında sözü dinlenir olma, bilinç gerektirir. Böyle bir süreçte toplumsal bilinçte zorlanan aşiretler liderliklerini sürdürme uğruna, toplum bilincini inanç bilinci ile sınırlamak istemiş ve inanç liderliğine soyunmuşlar. Bu gün Dersim halkının yarısı “seyit” olduğunu savlamanın başka bir açıklaması yoktur. Hz. Muhm.-Ali soyundan olma avantajını kullanmak için Osmanlı Dukasına “Ehlibeyt” yani “Evladı Resul” olduklarını kabul ettiren bu şecereliler bu geçici çıkarlarına karşın özlerinden büyük bedeller vermişler. Ardılları, “Arap”lığı içine sindiremiyor. Anadili- sosyal yaşamında “Kürt”, inançta Arap, şoven ırkçılık baskısında “Türk. Son dönemler Dersimlilerin kafasını kurcalayan; “Horasan’dan gelmişiz iyide, biz asıl neyiz, kimiz?” Dersim dışı “Kürtler” deki: “Molla, Şeyh –Seyyit” leri katarsak, bu inanç liderleri, ulusal kimliğin belirsizliği, bu günkü ulusal çıkmazın tek nedeni olduğu görülür. “Meydan Larousse” dünya dillerini incelerken; Kürtçe’yi “Hititçe, Hint-İran dil grubu” içinde gösterirken Türkçe’yi “Altay dilleri” içinde gösteriyor.Türkçe tekil, daha anlaşılır bir söylemle ,Türkçe de “eril-dişil” ayırımı yok. Örneğin Türkçe de: “O geliyor” dendiğinde tümcedeki özne ”gelen” nin niteliği açık değil. “gelen”nin kadın- erkek ve hatta bir hayvan olma olasılığı var. Oysa Kürtçe’de (Lé-lo) İngilizce’de (she-he) Almanca’da (der –das) gibi gelenin niteliğini belirten bir “harfi tarif” kullanılır. Bu gerçek saptama Kürtlerin Türk olma olasılığını- dil yönünde-ortadan kaldırıyor. Gelişen kültür verileri karşısında globalleşen dünyada, sınırların bile ortadan kalktığı AB de Kürt –Türk olmakta yerini insan olmaya bıraktığı görülüyor. Nitekim Kürt varlığının “arılma veya “bölücü” olmadığı gerçeğinin ayırdına varan şoven ırkçılık eski uçuk savlarından caydı. Bunlardan aşiretlim M.Şerif Fırat’ın savladığı : “Bu dağ Türkleri (yani Kürtler) 300 yıl önce Palolulardan Kürtçe öğranmişler” tezi bu gün dil kültürü bulguları karşısında bir gülmece olarak yazdığıyla kalmıştır. Çağdaş toplumda dil, toplumsal çevre içinde ancak bu gün öğrenim yoluyla elde edilebiliyor. Dersim’de günümüze ulaşan aşiret yaşamında böyle çağdaş bir öğrenimden söz edilmediğine göre Anadili bırakıp başka bir dil edinmeden söz edilemez. Asırlar öncesinden günümüze taşınan “anadil” gerçeğimiz kimliğimizin aynasıdır. Girdiğimiz barış ve birlik ortamında kim veya ne olursak olalım önemli olan, ülkemizin özgürlüğe susamış bireyleri olarak: Eşitlikçi, özgürlükçü, adaletli, paylaşımcı, eşit hakça dağıtımcı bir sosyal devletten yana, birlikte kalkınmayı sağlamaya çalışmaktır.

DEVLETİN DİNİ

10 Haziran 2008

Cumhuriyetimiz, bu gün bağrına bıçak gibi saplanan iki önemli sorunla karşı karşıya. Biri “terör” denen kardeş kavgasına sürüklenen “Kürt Sorunu”, diğeri “devletin dini yönetmesi” surunudur. Osmanlı’nın yıkılışı ile, batıda gelişen özgürlükçü kurtuluş hareketleri, Anadolu’da da halkların birliği şeklinde gerçekleşir. Ancak kurtuluştan sonra bu birlik ruhunun cumhuriyet yasalarına yansıtılmadığı, “vatandaş” olmanın bile “Türk” olma ile sınırlandığı görülüyor. Bu imtiyazlı, antidemokratik, çift standartlı yasalarla, Kürtler hep yok sandı. Bu gün de Kürt var kimliği yok! Kürtlerin, anadili ile eğitim vs gibi demokratik istemleri; “ayrımcı, ayrı devlet kurma, eşkıya, terörist, vatan hainliği” ezberi, Atatürkçülük adına cumhuriyet ilkeli devlet politikası olarak devam ettiriliyor. Kurtuluş mücadelesi içinde ki birlik ve dirliğin gerçeklerini yansıtmayan, ülkeyi salt “Türk”ten ibaret gören ırkçı yasalar, bu gün devlet kurumlarına yönelmiş. Lozan’da Kürtlerin azınlığından söz eden Montagna’ya karşı temsilcimiz “Türkiye’de asıl unsur olarak yalnız Türkler ve Kürtler var, Kürtlerin kaderi Türklerin kaderiyle ortaktır” gerçeği, Türk- Kürt birlik ve kardeşlik ruhu Lozan’a damgasını vurur. Atatürk; Kurtuluş yıllarında bu birlikten sürekli söz eder. 27 Haziran 1920’de “TBMM vekiller Heyeti’nin Elcezire Cephesi Komutanlığına” gönderdiği talimatta: “Milletlerin kendi kaderlerini kendi tayın etme hakkı bütün dünyaca kabul olunmuş. Bizde bu prensibi kabul etmişiz “ dedikten iki yol sonra 1923 ‘te İzmit’teki söylevinde “Kürt Sorunu”na yeni açılımlar getirir: “Binaenahleyn başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmektense bizim Teşkilatı Esasiye de bir nevi muhtariyet kabul edilecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendilerini muhtar idare edecektir. Bundan başka Türkiye’nin halkı mevzubahis olurken, onları da beraber ifade etmek lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bunu kendilerine ait bir mesele ihdas etmeleri varittir.”. Kürtlerin bugünkü talepleri, Atatürk’ün bu söylemleri yanında masum kalıyor. Atatürk’ten sonra “kafatası ırkçılığı” iktidar erki olma da tek güç kaynağı oldu. 1942 de Bakan Saraçoğlu “Türk” olmayı hükümet programında kanla izah eder: “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türk kalacağız. Bizim için Türklük bir kan meselesi, bir o kadarda vicdan ve kültür meselesidir.”(Büyük Kavga İ. Derendelioğlu s.10) Bu gün “terörist”, “dinci –şeriatçı” adına akıtılan kanlar, ülke demokrasisi, insan hak ve hukukunun teklemesi, “Rauf Denktaş” başka kimseye kabul ettiremediğimiz Kıbrıs, AB. çıkmazının nedeni bu ırkçı, çift standartlı yasalar ve pratiği de “Türk İslam Sentezi” dir. Nedir bu sentez? Özetle; Türkiye’de her kes soyca “Türk,” inançta “Suni” olma zorunda. . “ Üniter devlet” kavramı; hak istemini engelliyen , vatandaşlar arasında ayrımcılığa, kardeş kanı dökülme noktasına vardırılmıştır. AB.ikide bir kapımıza dayanıyor!. Bu yasalara uyan ve uygulayan idare makamlarının ancak, tehlikesi kendilerine yöneldiğinde karşı çıkıldığını üzülerek izliyoruz: Yeni adli yıl açılış konuşmasında sayın Yargıtay Başkanı Osman Arslan; “Dine dayalı devlet olmaz” Laiklik dinin devlet işlerine, ise din işlerine karışmaması, her ikisinin birbirinden ayrılması anlamına gelir. Laikliğin bu tanımı iki öğeyi içermektedir. Laik devlette yöneticiler dini, din adamları da devleti yönetmezler. Her ikisinin görevi , işlevi amaç ve alanı farklıdır. Laik devlet bütün dinlere ve mezheplere aynı uzaklıktadır. Laik devlette kişiler vicdanlarıyla baş başa bırakılmıştır. Laikliğin ikinci öğesi kişilerin iç dünyası ile ilgili olup, kişilerin din ve vicdan özgürlüğünün teminat altına alınmasıdır.. “Ne insanlar tarafından oluşturulan kurum ve kuruluşların ne de tüzelkişiliği olan devletin dini olamaz” diyor. Doğru mu doğru. Önceleri Prof Dr. Orhan Aldıkaçtı “laiklık; Devletin dini sorunları yönetmemesidir”, eski D.İ.B.M.Nuri yılmaz- Dr. Yazıcıoğlu “Devletin dine ,dinin devlete karışmaması” şeklinde tavırlarını belirlemişti. Alevi vatandaş yıllardır bunlardan yakınıyor, zorunlu din eğitimine karşı, Yargıtay’ı aşarak AİHM den karar çıkarıyor. Bu yasanın öze ilişkin maddeleri Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiği halde 8o yıldan beri yürürlükte tutuluyor. Oysa “Devletin idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uymak zorunda”( madde 10). Yargının baş kurumu neden bu güne dek sustu? Uyanmaları için üyelerine kurşun mu sıkılmalıydı? Oysa vatandaşa, her gün o kurşundan sıkılıyor! Başkan; “Bu topraklar üzerinde yaşayan hiç kimse ikinci sınıf vatandaş değildir. Her kes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce,felsefi inanç, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” derken (aynı maddenin devamı olan) “Hiçbir kişiye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamaz “ tümcesini görmezlikten geliyor ve ülkede yaşayan her vatandaşın “Türk” sayılma “imtiyazını” da ; “ Anayasa’daki “Türk” sözcülüğü ayıcı olmayıp birleştiricidir. Demokrasi adı altında bazı ayrıcalıkların talep edilmesi, ulusal birliği bölmeye yönelik ayrılıkçı düşüncelerdir” diyebiliyor. Oysa bu gün akan kanların tek nedeni bu ”imtiyaz”dan doğan ayrımcı, kışkırtıcı, çift standartlı yasalardır. Başkanın: “hukuk devletinde yargı kararlarının eleştirilmesini ve değerlendirilmesini doğru ve gerekli görüyoruz” hoş görüşüne sığınarak diyorum ki; yargının bu gerçekleri görmesi için yeni saldırı beklemesi şart mı !!!? *** Adli yıl açılışının ertesi günü Fikret Bila, terörle ilgili Org. Cömertle yaptığı bir söyleşiyi (Milliyet’te); “GÜNEYDOĞU İNSANI DEVLETLE BARIŞTIRIMALI” başlığı altında yayınladı. Sayın Org. Cömert : “Bu mücadele kapsamında bölge insanının iyi eğitimi, iyi yaşam koşulları, işsizlikle mücadele, istidam yaratılması, sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi ve dilimizin etkin bir şekilde öğretilmesi, nihayetinde bölge insanının devletimizle barışık hale getirilmesi gereklidir. Eğitim bu işin anahtarıdır.” önerisinde bulunur. Öneriler İyi hoşta niye “dilinin öğretilmesi” denmiyor da , dilimizin etkin bir şekilde öğretilmesi” deniliyor? Aklıma bir fıkra geldi, fıkra şöyle; Hasta önemli bir ameliyata alınır. Hastanın yakınları kapı önünde uzun bir bekleyişten sonra ameliyattan çıkan doktorun etrafını sarar. İçlerinden biri doktora: -“Ameliyat nasıl geçti” diye sorar. Doktorun, – “ameliyat fevkalbeşer.. yanıtı sevinç çığlıklarına neden olur. Bir diğeri; – peki hastamız nasıl, görebilir miyiz?deyince doktor konuşmasına şöyle sürdürür.. -“operasyon fevkalbeşer.. lakin hasta mefte (öldü)… der. Ülkemizin en önemli iki sorunun “teşhisinde”, hastalıktan önce operasyonun önemsendiği “silahları ile birlikte …kişi ölü olarak ele geçirildi” klasiği oynanıyor! Bu ülke hepimizin, birlikte kurduk birlikte yaşatacağız. Bu da: “imtiyazlı”, çifte standartlı yasaları düzeltmek, “Devletin idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesini “ uyması ve Türk-Kürt kardeşliğine öncelik verilmesi ile gerçekleşir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nı devletten ve devletin genel bütçesinden ayıklama zamanı gelmiş, geçmiştir.

DEVLETİMİZİN “EZBER-TABULAR

10 Haziran 2008

Devletimizin “ezber-tabuları” var. Öncelikli ilk ezberi; tek ırk -tek inanç” ki buna Türk–İslam Sentezi de diyebiliriz. İkinci ezber; “Dersim Mantığı”dır. Bu “ezber-tabular” yönetenlerin çıkmazında, devlet içinde çöreklenen ırkçı erk tarafından sık sık gündeme taşınarak “sözde” vatan korunmaktadır. Devletimizin kuruluşunda yer verilmeyen, sonradan geliştirilen “tek ırk” dayatması; ülkeyi yalnızlığa iten, kırizlere sokan, halkı yoksulluğa, devleti çıkmaza sürükleyen tek etken olduğu görüldü. Kürt kimliğinin yadsınması ile gelişen “Kürt Sorunu” ve buna bağlı olarak gelişen şiddet, teröre dönüşürken: Demokrasinin gereklerinden, gelişen insan hakları, çoğulcu toplumdan, kültür mozaiğinden yada ayrı kimlik ve inançtan söz eden herkes; hep aynı ezberle ; “ayırımcı”, bölücü, “vatan haini, komünist, satılmış, Kürt” olarak suçlanır ve “çakıl taşı” edebiyatı ile “kötü yönetim” sürdürülür oldu. “Ayrılma-bölücülüğü” gündemleştiren, hep bu güç yetmeyen ırkçı erk olmuştur. Bırakın şakşakçı bağımlı-bağımsız medyayı, halkın bağımsız oyu ile iktidar olan hükümet ve devlet başkanlarının bile bu ırkçı gücü aşamadığı görülüyor. Bu demokratikleşmemenin kördüğümü olarak devletin yakasında. 1991 yılında Başbakan Süleyman Demirel’in; “Türkiye’nin birliğini farklı kökenlerden gelenlere eşit davranarak koruyabilir… Kürt Realitesini tanıyoruz “ çıkışı, bu günde: “DEP’lilerin tutuklanmaları hata oldu. Müdahale ettim “yapmayın dedim”, dinletemedim. Gene tabii onların arkasında başka güçler vardı” şeklindeki açık itirafı, bu “başka güçlerin” kontrolunda”ki demokratik cumhuriyetin yanlışı, geleneksel devlet politikamızın ezberinin çaresiz bir açıklaması oluyor. Yine Mesut Yılmaz’ın “AB yolu Diyarbakır’dan geçer, Tansu Çiller’in “Bask modeli”, Turgut Özal’ın “Kürt Sorunu” gibi, hükümet ve devlet başkanlarının bu güçleri aşamadığı ortada. Bütün bunlara karşın Sayın Başbakan’ının Diyarbakır’da ki sözleri, Cumhuriyetin kurulması ile devlet politikası haline getirilen klasiğin ezberini sarsmıştır: “Kürt Sorunu, bu milletin bir parçasının değil, hepimizin sorunu olarak önce benim sorunumdur”…. “Geçmişte yapılan hataları yok saymak büyük devletlere yakışmaz. Büyük devlet kendisi ile yüzleşmesini bilen devlettir…” söylemi altı çizilecek, her türlü övgüye layık, medeni cesaret örneği, millet-devlet birliğini sağlayan, itilmiş halkın da devletiyle entegrasyon umudumu yeşerten doğrulardır. Sayın Başbakanın, atanmışın değil, kendisi gibi kitle oyu ile (daha çok yüzde ile) seçilen yöre Başkanına giden yolun kırmızı hatlarını yerinde aşamaması, bizce bu doğruları gölgeleyen bir eksiklik. Sayın Başbakandan beklentimiz; ikinci bir hamle ile “Dersim halkına dayatılan “BARAJ” ve devletin “DERSİM MANTIĞI” ezberi gibi kırmızı hat engelini aşması. Devletin “DERSİM MAMTIĞI” nedir? Bir eski Başbakan, Devletin “Dersim Mantığı” varlığından söz ederek aynen şöyle tanımlıyor: “Kürt kimliğini yok sayan ve yalnız şiddet kullanarak karşısındakini her türlü yolla ezmeyi öngören yaklaşıma “Dersim mantığı” deniliyor” diyor ve bu tatbikatın yürürlükte olduğunu belirtiyor. Nitekim, 1935 te Tunceli’ye “özel” çıkarılan yasanın 37-38 uygulaması; binlerce genç-yaşlı masumun katli, yöre kültürünün yıkımı, cumhuriyet hükümetinin resmi ideolojisi olarak pekiştirildi. O günden bu güne Tunceli’de; orman yakma, ev yıkma, ocak söndürme, yerleşim yerini kapatma, yer, insan adını değiştirme, istenilen kişiyi tutuklama, yok etme, anadil yasağı, gıda ambargosu vs. Dersim’in değişmez kaderi oldu. Her türlü hürriyet kısıtlayıcı, şiddet içeren ezici yaptırımların tümü yargıdan uzak, devletin bu “Dersim Mantığı” koruması altında. Yaptırımcı sorgulanma yerine ödüllendiriliyor. Bu nedenle olacak yöre dışından bir çok sadist-hayalperest, veya proveke eylem için hep bu yöreye gelir, suçunu işler ve kayıplara karışır. Buda failimeçhul, terörün canlı tutulmasını sağlıyor. Devlet orman yakıyor; “içinde terörist barınmasın”, yoksulun çulunu yakıyor; “üstünde terörist oturmasın”, katırını kurşunluyor “terörist binmesin”, gıdasını kesiyor, “terörist yemesin,” kocasının eve gelip- gelmediği anlamak içinde; çareyi , eşinin cinsel organlarını kontrolda arıyabiliyor.. Bu “ezber” mantıkla bu halkın yönetilmesinin devamı düşünülemez, günahtır, ayıp, yazıktır. İşin uzman bir mühendisi olarak biliyorum ki Munzur’a Baraj yapılmasının, ülke enerjisine getirisi götürüsünden çok az.. Bu önceki hükümetin ezberi, zulüm kararı, oluşan “Dersim mantığı” keyfiliği.. Munzur 6.Kültür Festivalinin ertelenmesi, ileri sürülen neden ve “serüveni” ile tipik bir “Dersim Mantığı” ezberi, yöreyi suçlama klasiğinin ve keyfiliğin tipik bir örneği.. Parçalanmış halkın kültür birliği, devleti ile entegrasyonu, günümüzde “Munzur Kültür ve dayanışma Festivali” gibi festivallerde elde edilen ortak olgularla gerçekleşir.. Açık alanda, devletin denetim ve kontrolünde ki halkın, kendi kültür artıkları ezgileri ortamında, şenlik içinde bir araya gelmesi, hasret gidermesi, kültür birliğine sahiplenme masumiyeti tartışılamaz. Peki nedir bu “ezber tabular? Nedir bu engel? Nedir devletin bu “Dersim Mantığı” biçareliği? Hükümetimiz görünceye kadar biz yinede bardağın dolu tarafını görmeye devam edelim. Başbakanın Diyarbakır’da okuduğu; Cahit Sıtkı Tarancı şiirini birlikte okuyalım: “Memleket isterim Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun Kuşların çiçeklerin diyarı olsun. Memleket isterim Ne başta dert ne gönülde hasret olsun; Kardeş kavgasına bir nihayet olsun. Memleket isterim Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun; Kış günü her kesin evi barkı olsun. Memleket isterim Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun; Olursa bir şikayet ölümden olsun.”

Devlet yönetiminde DERSİM MANTIĞI

10 Haziran 2008

Cumhuriyetimizin yüz karası” damgasını taşıyan “Tunceli Kanunu”nun 1937-38 uygulaması; Dersim halkının kırılması, sürgünü, kültür değerlerinin yok edilmesini sağlamakla kalmadı aynı zamanda Dersim coğrafyası üzerinde bir potansiyel suçluluk yüklemi ile, “devletin resmi ideolojisi” olarak pekiştirildi. Yeni cumhuriyet idaresinde bu yaklaşımı yöntem edinenler; çağdışı, insan hak ve hukukunu, cumhuriyetin ilkelerini bilmeyen, cumhuriyet yasalarını “ferman”’dan ayırtabilecek becerisi olmayan, Osmanlı geleneğine aşina, baskı, şiddetten yana ırkçılık fukaraları kimseler oldu. Dersim coğrafyası üzerindeki bu antidemokratik kanunun tabulaştırılan ezberleri, cumhuriyetten günümüze sürdürüldüğünü üzülerek görüyoruz. Tunceli’de; orman yakma , ev yıkma, tutuklama, tutukluyu yok etme, faili meçhul cinayet, ana dil yasağı, gıda ambargosu, seyahat gibi her türden hürriyet kısıtlayıcı, şiddet içeren ezici yaptırımlar; yargıdan, cumhuriyet ilkelerinden uzak bu ezber mantığı koruması altında sürdürülüyor. Öylesine ki bir çok maceraperest bu coğrafyada kışkırtıcı, çatıştırıcı eylemler ve her türden eşkıyalığı yaptıktan sonra “takibata” uğratılmadan kayıplara karışabiliyor. Bu, devletin görevlilerin “devlet terörünü” canlı tutmasının kolayı oldu. Devlet, Tunceli de orman yakıyor; “içinde terörist barınmasın”, köylünün atını, katırını öldürüyor; “terörist binmesin”, her türden gıda ambargosu; “terörist yemesin”, ev basma ,köy kuşatma; “terörist yakalamak”, kadının cinsel uzvunu kontrol; “eşinin eve gelip gelmediğini” anlamak içindir! Devlet yönetmenin kolayını, halkı ezmekte bulan cumhuriyet hükümetlerinin yaşama geçirdiği ve adına da “Dersim Mantığı” dedikleri uygulama budur! Yoksa 1990larda, gündüz gözü ile Tunceli köylerini kuşatan, evlerini yıkan, ormanını yakan, helikopter içindeki güvenlik güçlerin “kurt uluması” semalarda yansırken, tutukladıklarının kaybından sorumlu görmeyen dönemin Başbakanı, İçişleri bakanı çıkıp; : “Muhtarlar o helikopterler bizim değil, onlar Rus, Afgan, Ermeni veya PKK helikopterleri” diyebilir mi? Bir eski Başbakan, devletin bu baskı ve şiddet yöntemine şu açıklığı getirir: “Kürt kimliğini yok sayan ve yalnız şiddet kullanarak karşısındakini her türlü yolla ezmeyi ön gören yaklaşıma “Dersim Mantığı” deniliyor” diyor. Dersim de yükselen “çığlıklar” bu ezilmelerin birer yansımasıdır. Zeka düzeyleri “bölücülük” yaygarası üzerine çıkamayan bir ırkçı erkin artığı yöneticiler, bu güzel ülkeyi soymakla kalmadı, “terörün” de ana kaynağı oldu. Bunlar, özgürlükten, hak hukuktan, ülke birliğinden yana toplulukları; bölücü, hain ayrılıkçı gibi “çakıl taşı edebiyatı” ile ırkları, inançları çatıştırıp, birini öne, bir diğerini arkaya iterken “öküz altında da buzağı aramasınlar”. Ben bu ülkeyi çok seviyor, güçlenmesini istiyorum; çünkü birliğinden yanayım. İnsanlarını seviyorum; çünkü kardeşliğinden yanayım. Ülkenin AB ye girmesini istiyorum; çünkü halkının bilinç ve ekonomik güçlülüğünden yanayım. Irkçılığın önemini yitirdiği, sınırların birleştiği bir global dünyada değişik kimlikler ulusların kültür zenginliğidir. Türk ve Kürt halkı bin yılda kaynaşmış bir birliktir. Asıl ”mutluluk” arayan bu birlikte aramalı, “bir üst kimlik” rantında değil. Ateş düştüğü yeri yakar. Dersim coğrafyası ateşin düşürüldüğü yerdir. Yanan bedenlerin, közleşen yüreklerin yansıması en çok bu coğrafyada görülür… Çektiğimiz çileyi, uğradığımız zulmü taşıyamaz olduk. Dil döküyor, kanıt sunuyoruz inandıramıyoruz. Yazdıklarımız potansiyel suç olarak üstümüze geliyor. Umutlarımız dorukların yelinde, sevdalarımız Munzur’un önüne çekilecek sette (barajda), alabalıklarla birlikte ölüm orucunda, bu acılı coğrafyadaki bin bir bitki çeşidi, tarihi değer, tüm canlısıyla boğulacak mı suya, diye beklentide! Yakamız zulmün elinde, can zorda, yürek kafeste çığlık çığlığa. Derdimizi birine anlatamadık diyemiyorum, bir anlayanını bulamadık. Acılarımızı ağıtlarımız taşıyamadı, sazımızı, sözümüzü dinleyen olmadı dert çok acılar içimizde kördüğüm.. bir coğrafya ki ezelden zulmün tetik eri bir can ki doğmadan tüm suçluluğu belli bir halk ki oku namlunun ucunda gerili bir inanç ki “arap” şeriatında yoktur yeri ne “38” baskınında ne “f” tipi hücrede tükendi ne yıllar yılı gıda ambargosu zulmünden yıldı ne “pir sultan” coşkusundan gerilemeyi bildi ne yasak / açlık / süngü / kurşun önünde eğildi beli ki “dersim” coşkusu sinmiş tüm canlısına munzur dağı / nehri / alabalığı anlaşılır belki “dersim”i anlamakta egemen güç hep azapta sancılanan yürek / ufalan suçluluğun buluncu ********************* —————————————————————————————————- (Bu kısın yazıya dahil değil) Not. Ben Dersimli, Dersim adamı olmanın kolay olmadığına inanıyorum. Bu sıralar Dersim üzerindeki potansiyel baskıdan çok Dersimli yazar çizerin sanatçıların şu anda içinde bulundukları “durum” önemli. Bunu kısaca; çok yönlülük, bilinçli bilinçsizlik, soy ve inanç karmaşası,basın özgürlüğü sarhoşluğu olarak özetleyebiliriz. Anadolu’da Dersimli olmak bir ayrıcalık bir onurdur. Bu onura ulaşmak için öncelikle Dersim’in değerlerini bir araya toplamak gerekir. Bunun sağlanması, tanıtılması, öz güvenin sağlanması gereği üzerinde durulmasından yanayım. Dersimden Portreler kitabımı bu amaca bir başlangıç diye çıkardım.Esenlikler Çabanızda başarılar dilerim Müh.Hüseyin Akar

DR. CEMŞiD BENDER

10 Haziran 2008

Cemşid Bender, iyi yetiş(tiril)miş, aradığını bulacağı yerde arayan, bulduklarını yerinde söze, en iyi şekilde yazıya dökebilen, edebiyatın birçok dallarında deneyimli, “olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan”, alçak gönüllü, içi-dışı, özü-sözü bir, açık, net, dürüst, kibar, her yönüyle çağdaş, güleç yüzlü bir aydın. Örnek bir “Kürt centilmeni”. Bütün bunları övgü olsun diye yazmıyorum. 1956 yılında Paris’te iken, hukuk nosyonu ile sömürgeciliğe karşı tavrını sözden eyleme taşır. Cezayir Kurtuluş mücadelesine katılır. Fransız silahlarını Cezayir’e taşımakta olan bir trenin raylarına cesurca yatar. Treni durdurur(lar). Tarihi değerlendirmelerine sataşanlara yanıt vermeyi bir çokları “deymez” bulurken O’nun yanıtı, bir eser olarak karşımıza çıkıyor (KORKU VE CESARET). Bu insana verdiği değerin tipik, güzel bir örneği. Bunlara karşı en ağır sözü de “Bilimsel hiçbir kariyeri olmayan sıradan bazı insanlar tarih, kültür ve uygarlık Kürt halkının katkılarını yok sayarak asimilasyonu yeniden devreye sokmak istiyorlar” oluyor.. Şair Cemal SÜREYA: “Dergimiz yazarlarından öykücü Cemşid Bender’in 1956 yılında yayınlanan “Kulpu Kırık Küp” adlı öyküsü Orhan Kemal tarafından bir roman haline getirilmiş. Yine “Gülen İnek” adlı öyküsüne.. Faik Baysal tarafından yeni bir biçim uygulanmış ve Varlık Dergisinde yayınlanmıştır” diye üreticiliğini belgeler (1962 Çağrı.derg..) Dr. Cemşid Bender; “Babam Karlıova, annem Başkale ilçesinden.” der. Ataları Dersim’den gitme, bağlı olduğu Cunan Aşireti halen Kiği’nin “Karer” bölgesinde yaşıyor. * Asıl Adı Mehdi Halıcı olan Cemşid Bender, 1927 Konya doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Konya’da tamamlar. İstanbul Hukuk Fakültesini 1950 de bitirir. Askerliğini, Erzincan 18 Kolordu da askeri hakim olarak yapar. Gittiği Fransa’nın Caen Üniversitesinde “Osmanlı Devletinin Mali Teşkilatı” konulu tezini vererek Hukuk doktoru olur. Oslo’da (Norveç) Kooperatiflik ihtisasını yaptıktan sonra Türkiye’ye döner. Konya’da serbest avukat olarak çalışmaya başlar. Bu arada edebiyatın bir çok dalı ile yakından ilgilendiğini, şiir, öykü, makale yazığını, benzeri aydının kaderini paylaşmaktan kurtulamaz, tutuklanır… 1974 tarihinden sonra Norveç’e yerleşir. Bu sıra Skandinav ülkeleri ile Almanya ve Fransa’ya giderek bu ülkelerin Üniversitelerinde bulunan arkeolojik eserleri ve uzun sure Anadolu’da ki antik çağın gelişimi açıklayan eserlerle güzel sanatlar ve uygarlık tarihi ile son yıllarda Anadolu’da yapılan arkeolojik kazı raporlarını inceler.. 1983 te döner, İzmir’e yerleşir. 1991-1997 yılları arasında Almanya, Fransa, Avusturya, İsveç, Belçika, Hollanda ve İngiltere’den sayısızca davet alır. Bu ülke Üniversitelerine (ancak 47 sine gidebildiği) bildiri sunar, konferans verir, oturumlara katılır. 1992 de Dünya Yazarlar Birliği Genel Sekreteri Bayan Mandy Garnor’un kendisine eşlik ettiği Londra Avam Kamerası Kültür Salonunda, İngiliz İşçi Partisi milletvekillerinin katıldığı toplantıda yaptığı konuşma medyada güncellik kazanır ve ünlü arkeolog Jeams Mallart’ın Konya bölgesinde Çatalhöyük’te başlattığı arkeolojik kazıların yürütülmesi için Parıs’te Jeal Vidal’ın kurduğu bilim komitesine üye seçilir.. 1961-64 yılları arasında Konya Gazete. Cem.Balkanı, 1959-80 arası Türk Dil Kurumu üyesidir. 1991 de İstanbul’daki Kürt Enstitüsü hazırlıklarına katılır. Kürt Tarihi Komisyonu başkanı olur. 1962 de Konya M.P. 1986 de SDHP il Başkanlığını yapar… Dr. Cemşid Bender; dürüstlüğü deninde, bilimsel araştırmalarını kapsamlı araştırma ve verilere oturtan, yazdıklarının arkasında duran, bilim adamlığının cesur bir örneği. Türkiye’de, ırkçı erkin etkin, Hitler faşizmini geride bırakan, devletin resmi ideolojisi olan tek sesli Turan ırkçılığına karşın “Kürt” varlığından söz etmek, tarihsel bulgu ve kanıtlarıyla bunu yüklenmek, yürek ister. Dr. Cemşid Bender bu yürekliliği gösteren, bir- iki bilge kişiden biridir.. Sayın Bender : “ Babam Kiği’li bir babanın yedi çocuğundan biriydi. Birinci Dünya Şavaşı sırasında Rus işgaline maruz kalan Kiği’nin bir köyünden, tek başına hem de çok küçük yaşlarda yayan Adana’ya gelen bir babadan meydana geldik . Kiği ve çevresinin güzelliklerini babamız özlem dolu anılarından ve kendi dilinden dinleyerek büyüdük. Onun bize anlattığı coğrafya bambaşka bir coğrafyaydı. Coçkun akan suları, balıkları, otu, çiçeği, balı, Bingöl’ün doğup ve batarken şihirli renklerle bezenen o güzelim güneşi çocukluk dönemimizde bizi oldukça etkilemişti. Oysa gerçek coğrafyayı bilim kitaplarından okuduğumuzda, acıyı bal eyleyen, çevresini çılgınca seven bir insanın irdelediği alıntıların nasıl bir haritaya oturduğunu şimdi daha iyi kavrıyoruz” der. Dr.Cemşid Bender’in Kürtleri yadsıyan, ırkçı devlet ekolunun sustuğu, daha doğrusu susturulduğu günümüzde daha çok, ana dili Kürtçe olan soydaşları tarafından yerilmelerine yanıtı; “Kürt Tarihine Sataşanlar” kitabında şunları yazar: “ Son dönemlerde Kürt tarihine saldırılar yeniden yoğunlaştı. Bilimsel hiçbir kariyeri olmayan sıradan bazı insanlar, tarih, kültür ve uygarlık konularında Kürt halkının katkılarını yok sayarak asimilasyonu yeniden devreye sokmak istiyorlar .Onların bu girişimleri ortaya konan bilimsel sonuçlar nedeniyle başarıya ulaşamayacaktır. İşte Nevele Çori..İşte Çayönü siteleri. Bunlar ve benzeri sitelerde ortaya çıkan bulgular, Kürtlerin tarihini arkelojik açıdan berraklığa kavuşturdu. Son otuz yılda ele geçen bulgular daha eski tarihlerdeki kanıları tümden silip süpürdü , Karanlıklar aydınlandı. Kürt tarihine sataşanlar kasıtlı olarak ulaşılan bu bulguları görmezlikten geliyorlar. Bu isnatları, ithamları da bilim dışıdır; hiçbir dayanağı yok” diyor. Tarih araştırmaları, kitapları, şairliği, öykücülüğü ötesinde iyi bir romancıdır. ÇATDAKİ İSA romanı ile eskiyen klasik romancılığa yeni bir çeşni getiriyor. Romanın kurgu ve girişi için, olmadık “fil dişi kuleler” kuran, sayfalar karalayan tanıtımlar yerine, bir adım da kendinizi olayların içinde bulur, rol yüklenirsiniz . Kahramanları da öylesine yakın ki dokunmak istersiniz. Yalın, sade bir yaşamın geçek kesitleri. O yere(kasabaya) gidesim geldi. İnançla ilgili eserleri de okuyunca da ufkum aydınlanıyor, rahatlıyorum. Bu, inanç işlevini iyi bilme, toplumsal bilime dayama becerisine dayanıyor. “Eylemi yapan insandır” der. Zerdüştten, “vahdeti vücut” felsefesinden, Panteizmin ve benzeri inançlardan söz ederek “Alevilik bu tinsel zenginliklerden en çok nasiplenen.. İslam öncesi inanç birikimlerini bu yeni dine monte etmiştir” ve “Caferiliğin kuralları Aleviliğe pek girmemiştir” diyerek Camiden oruç ve namazdan örnekler verir. “12 İMAM ve ALEVİLİK” kitabında Alevilige: “ Aleviliğin… Zerdüştlükten geldiği ve Arap kültürü ile bir ilgisinin bulunmadığı, Alevilerin Hz. Ali ve 12 İmam’ı sevmekle birlikte bu felsefenin, onlarla uzak yakın bir ilişiğinin olmadığı.. anlaşılmaktadır” tanımını getirir. Bu tanı “Avrupa-Türkiye Alevi Dernekleri Konfederasyonu- H.Bektaşı Veli- Pir Sultan Derneklerinin” 27/28/Mart/2oo5 tarihinde Ankara bilimsel toplantısında vardıkları genel tanı ile örtüşmekte ve günceliğini korumaktadır.. . *** İzmir Kitap Fuarı 9-19 Nisan günlerinde ki 10. İzmir Kitap Fuarında, birçok edebiyatçı ile karşılaştım. Dersim kıracının yetiştirdiği şairlerimizden Mehmet Çetin, Aydın Öztürk, Özgün E.Bulut Fazıl Öztürk ve araştırmacı yazar Cemşid Bender, İsmet Arslan, Hıdır Aslan’la beraber olduk. Yöremizin şairleri, “potansiyel” suçluluğun ezikleri. Şiirlerinde devamlı; ezilen, horlanan, yakılan, yıkılan, sürülen toplumsal yaşamlar da ki; zulmü, acıyı, varı, yoku, zulmü irdeler. Ancak son kuşak şairlerin yaşamın sevi ucuna ağırlık verdiği görülüyor.. Uyaklı imgeleriyle, körpe dimağların beyin duvarlarını çatlatan, onları gizemli dünyalara sürükleyen, gönül koyaklarında ki ateşte yakan, aşka, sevdaya susatan göndermeleri ve ezik bedenlerin, sis kaplamış gönül yollarının baypası, yorgun yürek cidarlarının iksiri, kireç tutan beyin damarlarının (em)ini içeren yeni eserlerini zevkle okuyorum. Dersimli şair yazar ve sanatçılarımıza, DERSİM’DEN PORTRELER’e hazırlık yönünde kaynak geldikçe, buldukça yer vermeyi düşünüyorum.

dağlara asılı kaldım

10 Haziran 2008

Rehberim ay ışığı, gün ışığına asıldım, Sülbüs’ün  doruğunda,  umudumu kurban kanıyla yoğurdum, sardım sarmaladım; esen yele, coşan sele uçan kuşa, görünmeze, bilinmeze, yumuşak, yeşil  güzelliklere savurdum,  açık kollarımın ucunda, uzamış pençelerim , gerilmiş sabrım, kabuğunu çatlatan bedenim, çakan şimşekle özdeşleşen yalnızlığımı, Bedro Dağı’nın iki doruğu arasındaki toprağın yumuşak karnına, yeşilliklerden sıyrılmış çıplak kayalıkların koyaklarına akıttım. Baharı, burnunda soluyan suların gözelerinde, nemini akıttığı dağların, ıslaklığında, yüksek kuytu kayalıkların doruklarında,  kardelenlerin boy verdiği yamaçlarda filizlendiği, fistan renkli bin bir çiçekle,sarmalaştığı, kırmızı gül, lale, sümbül dağ taş ötelerine mis kokular yayan, yeşillikler saçan, çağlayanlar akıtan yaylasındayım, memleketimin. Ciğerimi koparmışlar yüreğimden, onu aryorum. Kurmuşum Mir Yaylasına çadırımı; dağ keçilerinin halaya durdukları tümseklerde, tazının yakalama, tavşanın kurtulma  umut yakarışı, arıları çağrışan bin bir çiçeğin renk değişimi siniyor burnuma. Sultan Muhammet Dağı yamaçlarında, güzellikten güzelliğe kanat açan kartalı, seken kekliği yakalama, kopardıkları ciğerimi  sorma,arzusu yakıyor içimi. Ortalık tozduman hertrafı leş kokuları sarmış, aralarında  aşınası olduğum simalar, etrafta kedi köpek, iki adımda bir tanıdık çıkar karşıma, bir dost ilinde tek başıma, sinemden uyurken kopardıklarıciğerparemi, bu bildik talihsız topraklarda arıyorum, bulamıyorum. Munzur- Kaçkar- Bağır- Düzgün “Bava” dağlarında ki gizeme  can veren, Seyh Qazi’nin sazında acılı ağıtların hüznünü, Kırmızı Köprü geçidinde; aşkı sevdayı kadında arayan, sevginin kemiksiz dili Şeycan’ın gönül vadisinde, acı veren sevda sıtmasına tutulmumum, tir-tir titriyorum, kardelenlerin körpeliği üstüne salınan sabahın ilk ışıkları, ucu zehirli oklar gibi saplanıyor, incitiyor içimi, kaya koyaklarının kimsesizliğini, hiçbir nesne paylaşmıyor, yalnızlığımla, zincire bağlı kollarım uzanıyor gece karanlığına, yumuk gözlerim yumuk, karanlık bir huzmeye tutunuyorum, her bir şey acıtıyor rüyamı, sızlatıyor ciğersiz yüreğimi, bir dost anısı peşinde, dost bildiklerime sesleniyorum, duyuramıyorum, nerde tanıdık, eş, dost, akraba, nerde o çelik çomak oynadığımız, tepeden tepeye taş fırlatma yarışı yaptığımız, birlikte koyun kuzu güttüğümüz, danaları salıverdiğimiz, öküzleri çatıştırdığımız o çıplak ayaklı, o çocukluk arkadaşları, kah yaya yalınayak, kah eşek sırtında, kah kamyon kasasında birlikte Kalan’a sınava gittiğimiz, o kasabalı kavgacı simalar nerde.. hiç kimseyi bulamıyorum, arayışıma yakalananlar da, elimin altında kayıveriyor. Çifte doruğuyla üstüme gelen Bedro Dağı’nın eteklerinde yalnızlığıma dolanan sis, “mız-duman” değil, ölü toprağı, daha dünlü günlerde bu bedenlerde, bir tutam ot için silahlara kan kusturanların, saçtığı ışıkla beldeyi aydınlatan ışığı, canciğerleri bir varlığın kendilerinden koparılışına, yıldızlarının kaydırılışına karşın, anlaşılmaz suskunluğu; “Kemerobask’ı “ çatlatan, Ziara Melkis’in meşeliklerine kan kusturan, Düzgün “Bava” pınarını kurutan, suyunu içip içine kırk yeminle taş atılan Munzur değil, canciğerine sahiplenmeyen, vefasızlar vadisi sanki .. Yaşamım üstünde sinsi bir ölüm soluğu, anlatamadım kimselere açmazımı, yakın dost bildiklerimin vefa duyguları kanamalı, bulunç damarları çatlamış, anıları silinmiş, dününü yiyip bitirmiş, dünyaları ters dönmüş, kendilerini unutmuş, tümü çıkar- ego ağacına ters asılı birer yarasa sanki, bu, gerçek umutsuzluğa sürüklüyor beni, paralanan “ciğerimi” bulamam diye, rüyam acıtıyor yüreğimi. Boynundan “nirelerine” bağlı çift öküz, buğday başaklar üzerinde döndükçe, ardında dolanan döven tahtasına, çakılı silis taşlarının keskinliği altında, beni ezip ufaladılar,  esen yele savurdular, saman-saptan arda ben kaldım, öğütüldüm “dıstar”da  iki taş arasında, hamut  yapıp sacda pişirdiler, midelerindeyim şimdi,  her yer karanlık, ay ışığını fener yaptım karanlıkların üstüne, yüreğimi dağlarında bıraktım, gözlerimde akan, acılarımın damıtık öz suyunda yıkandım, Dersim memleketimde dağlara asılı kaldım.

Kürt “lider” ezberleri

10 Haziran 2008

Bir önceki yazım da, Başbakan T.Erdoğan’ın “Kürt Sorununa” olumlu yaklaşımı belirterek “Devletimizin “ Ezber Tabuları”ndan söz etmiştim. Bu yazımda, “Kürt Sorununu”, ikinci ayağı olan Kürt seçkinleri “ezberini” ve ayrıca “şiddet-t eröre” değinmek istiyorum. Sayın Başbakanın “Kürt Sorununa” fısıltılı kabul” denemesi, bir kısım Kürt seçkininin iştahını kabartı ; “ Kürt sorunu konusunda esas konuşması gerekenler” diye öne çıkanlar, pastadan pay koparma için dört bir yana çağrıda bulundular. Aralarında Halk ve Özgürlükler Partisi Genel Başkanı Abdülmelik Fırat’ın da bulunduğu 166 “seçkin” 4 Eylül 2005 günü Ankara Büyük Sürmeli Otelinde “Ortak tutum arayışı” için bir araya geldi. Bundan sonraki gelişme için “ çağrılı” aydın yazar Arif Sevinç’ın “KARŞIYIM” başlıklı yazısına bir göz gezdirmek yeter. Yazar önce 980 öncesi örgüt bolluğuna değiniyor : “….. Olsun örgütlü toplum iyidir. Tabi her örgüt, yada örgüt mensubu kendini, ne istediğinden çok, neye “karşı” olduğunu ifade ederdi. Anti emperyalist, anti faşıst, anti sömürgeci, anti feodal, anti Sovyet, anti maoist vs..” daha sonra” ortak tutum arayışını” şöyle değerlendiriyor: “Memleketin dört bir yanından 166 aydın salona geldi.. Kim konuştuysa, ondan sonra söz alan, ona “karşı” olduğunu ifade etti. Herkes bir şeye” karşı”ydı!. Bir konuşmacı “ Madem ne istediğimiz konusunda anlaşamıyoruz o zaman nelere “karşı” olduğumuzda anlaşalım. Diyerek ortak bir formül arayışına karşı olduğunu söyledi.. Sonuç bildirisi için seçilen komisyon “sonuç bildirisi taslağını okudu. Ne mi oldu? Her kes bu sonuç bildirisi taslağına “karşı” olduğunu haykırdı. … “toplandık. konuştuk , dağıldık”, türünden bir açıklama yapmalarını önerdik. Ve bekledik.. “Kürt ulusal Demokratik Çalışma Grubu” adını alan bu arkadaşlarımız, kamuoyuna bir metin yayınladılar. İlk tepki bu toplantının çağrılarından Ümit Fırat’tan geldi. “Yayınlanan metin korsan, karşıyım!…….” Sayın Seniç’in bu satırları ile çizdiği tablo, Kürt “lider ezberi” yani her “seçkinin” kendi “doğrularının” ezberi oluyor. Bu da Kürt Sorunu” çıkmazını belirler, yeter, artar de. Toplantıya “Kürt aydınlar” sıfatıyla ve Kürt sorunu konusunda esas konuşması gerekenler” hükmüyle katılan bu ”seçkinler” incelendiğinde; çoğu Seyh-Ağa-Bey gibi “mütegalibe ardılı, başka bir söylemle Kürt sorununu, ırkçı erkle bu güne getirenler.. Kürt halk kitlesine karşı; legal –ilegal tabela partilerle “derin devlet – molla” ilintili, Turan Irkçıları hasletli, “bir üst kimlik” özentili, kaybolan aile itibarı peşinde, fırsatçı, kendileri Kürt, yaptırımları “anti-Kürt”…. Bu “seçkin”lerin böylesine önemli bir konuda “ortak bir tutum” elde edemeyişi kişisel başarılarından çok kendi “aşiret-inanç ” anlayışlarına, eğemem ırkçı erkle sarmaş-dolaş sürdürülen çift standartlı politika “ezberine”, dededen kalma “klasik liderlik” geleneğine dayanıyor. Cumhuriyetle egemen ırkçı erk, bu yapısal sistemi ve kendine uyan seçkinleri hep korudu, kimini de TBMM’ne taşıdı, yandaşlarına iş verdi. Yaşar Kemal : “Türk devletinde yöneticiliğe bulaşmış Kürtlerin topu da Kürtlüklerini yadsınmışlar”. diyor ve şöyle devam ediyor: “En çok baskı gören. Aç kalan, yoksulluk içinde kıvranan s.k.mına uğrayan, dili yasal olarak yasaklanan, yetmiş yıldır kimliği yoksanıp “ Dağ Kürdü” diye adlandırılan, on yılda bir sürgün edilen, kendinden az de da olsa gene zulüm gören Türk halkıyla kaynaşan Kürt halkıdır” ( Özgür düşünce ve Türkiye) Devletin kuruluşundan bu güne dek, Kürtlere karşı çıkarılan bir çok ırkçı ve antidemokratik yasalarda ve Kürt halkının temsilcilerini TBMM salonlarından çıkarıp tutukevine kapatan “güç birliği” içinde ki Kürt Lider ve parlamenterlerin katkısı yadsınamaz… Kürt halkı bu çift standartlı, “hep korkaklık, pasiflik görülen, itibar edilmeyen” liderlerden çok çektiği için kısmen dışlamıştır. Ancak bunu, inanç liderleri için söylemek güç. Zira Kürt halkının kimlik belirsizliği toplumsal yapısındaki “aşiret-inanç” bilinçsizliğine kilitlenmiş. Yıllardır dili yoksanan, okutulmayan, baskılar altında tutulan halkın bilinci, inanç bilicinin altında tutan inanç lideridir. Ne ki sorun “ulusal” olunca bu durumun da değiştiği görülür. Yerel ve genel seçimlerde % 60-80 oy toplayan halka kitlesine karşı, ünlü inanç lideri A.Melik Fırat’ın Diyarbakır bağımsız adaylığınana, “derin devlet- Barzani” ilintili legal-ilegal partiler de kurtarıcı olamadı. Demek ki zaman akışına eş, Dicle köprüsü altında çok su akmış ve akmaktadır! Bunun bilincinde olmak önemli. .Dikkat edilirse Kürt hareketlerinde lider , hep “Seyh-ağa- molla veya Seyittir. Ne zaman halktan biri hareketin başında belirse, “şer güçler” işbirliği onu anında yok eder. Modern çağın gereklerinde ki uyumsuzluğun arkasında hep bu ilkel bilinç aymazlığı yatıyor. Bu gün 60-70 bin koruyucunun soydaşına karşı silahlanmasının başka bir açıklaması olamaz. Sırtları, “aşiret -derin devlet” işbirliğine dayalı.. Bunu başka hiç bir ulus yaşamında göremezsiniz. Devletin Kürtlere karşı “tek soy ” dayatması arkasında da Türk-İslam Sentezi var.. Devletin, “Aşiret sistemi”ni koruması, halkla ilişkilerinde liderini aracı yapması, olur olmaz lideri ikili oynamaya, çift standartlı davranmaya, kendine” bir üst kimlik” biçmeye itmiş. Böylece kimi lider, halkının toplumsal bilincini, inanç bilincinin altında tutmaktan ustadır. Sayın Abdulmelik Fırat’ın; “Kürt kalın kaburgalı, kendini ezene düşman olamayışını “kötü haslet “ diye nitelemesi, ayrıca “38 Dersim yalnızlığını” da “Şeyh Sait sülalesinin sürgünde oluşuna” yorması ile 20 milyon Kürdü Şeyh Sait ailesinden ibaret görmesi anlaşılır değil. Uğur Mumcu ile yaptığı söyleşi de ise şöyle diyor : “25 hadisesi, bir Piran olayıdır. Şeyh Sait, müktesebatı ve ailesinin yapısı nedeniyle, İslami bir düşüncenin dışında, ümmet fikrinin dışında herhangi bir sisteme inanması, o yolda hareket etmesi mümkün değil, Nasyonalist bir düşüncesi olamaz diyorum” (Kürt İslam Ayaklanması s. 174) Kürt liderlerinin çoğu öncelikle; “Molla-Seyh-Seyit-aşiretçi-derin devletçi,” icabında Kürttür.

ANAYASA İDEOLOJİSİ

10 Haziran 2008

Devletimizin kuruluşunda, cumhuriyet yasalarına yamanan, tek etnik üzerine bina edilen imtiyazcı, ikircikli yasalar ülke yönetiminde iki başlılığa yol açtı. “Militarist faşist ırkçı bir statükoculuk, devletin ezber tabusu oldu. Bu gün yaşanan karmaşanın tek nedeni budur. Ülke, gelinen bu noktada, önü alınmaz bir etki-yetki karmaşası sınırsızlığı kavşağında. AKP’nin “Türk” öncelikli yasaları, ılımlı İslam çıkarına kullanması (örtü yasası vs.), iktidar erki ile statüko ezbercileri arasında ki yetki paylaşımı kavgasına dönüştü. Sisli havayı seven, şehit kanları rantı ile geçinen “statüko dokunulmazı“ yetkili, yetkisiz emekli diplomat, subay, “Ergene-muhalefet”, iktidarla cümbür cemaat, TBMM’den TSK’ni , ABD nin Irak batağına sürükleme kararı çıkartı. Ne ki silahın çözüm olmadığı bundan önce yapılan 26 “sınır ötesi” ile anlaşılmıştı. Dış basının bu kararı, “toplumun gazını alma” yorumuna: Org. .İ. Başbuğ: “Asıl mesele, PKK değil, Kuzey Irak’ta Kürtlerin devlet kurma ihtimallerinin artmasıdır. Kürtlerin devlet kurması , Türkiye’nin bölünmesi anlamına gelmektedir. Türkiye’nin bu gelişmeleri engelleyecek ve maliyeti arttıracak gücü vardır. “ diyordu.. “Ergenekon rüyası” buydu. Musul ve Kerkük’ü almak ve orada kalmaktı. Dökülecek kan, harcanacak milyarlar umurlarda değildi. Gelişmeler, basından yorumsuz özetlenirse: “21 şubatta başlayan kara harekatı, ABD sav. Bak. Gates’in “bir hafta içinde bitirin” uyarısından 16 saat, Bush’un “bir an önce çekilin” uyarısından 10 saat, başlamasından ise sekiz gün sonra bitirildi. “askerin çekildiğini dünya Zebari’den öğrendi. Gen.Kur.Bşk. bu bilgiyi 15.o7 de doğruladı. Buna en çok da Başbakan şaşırdı ve yurda sesleniş konuşmasını değiştirdi.” “Gen.Kur. 27 şehit verildiğini, 240 teröristin saf dışı bırakıldığını bildirdi. “Kandil düşmeden dönüş yok..En kısa sürede en etkili sonuç. Zap düştü asker döndü. Son anda ne oldu ? Ne oldu da böyle oldu? PKKya vurdular Ankara dağıldı vs.” Ser başlıklı medya gündeminde, Gen. Kur.la muhalefet arasında alışılmamış tartışmalar yaşandı: Öymen: “Sadece ABD istiyor diye çekiliyorsak, doğru olmamıştır.” Erdoğan: “Anbean her şeyden haberimiz vardı” Baykal: “Hareket tamamlanmamıştır. Ameliyatta içeride parça bırakılmıştır.” Büyükanıt: “Ben siyasilerle polemiğe girmem. Siz mi belirliyor sunun görevimiz ne? Görev tamamlanmıştır diyorum ben. ABD dön dedi döndük. Kanıtlasınlar bunu üniformayı çıkarırım.” Baykal: “Siz kimsiniz? Silahlı Kuvvetlere bu görevi veren heyetin parçasıyım ben”. Erdoğan: “ispatlayın siyaset elbisemi çıkartırım “ Bahçeli: “Gen.Kur’un açıklamalarında kullandığı terimler PKK’ya prestij ve güç verebilir.” Gen.Kur.Bildirisi: “Bunlar şehitler veren bir kuruma haksız ve seviyesiz saldırılardır. TSKnın terörle mücadele azmine hainlerden daha fazla zarar vermektedir Baykal: Hakaret ederek haklılığınızı kanıtlayamazsınız, hakaret, haksızlığın karinesidir. Bahçeli: Hiç kimse muhatabı olmadığı konularda durumdan vazife çıkarmamalıdır. Büyükanıt: Bildiriyi bizzat ben kaleme aldım. TSKni hedef alan karşısında beni bulur. Özyürek: Milyonların oyuyla göreve gelmiş ana muhalefet partisinin siciliyle ilgili, söz etmeye, sıfatı ne olursa olsun kimsenin hakkı yoktur. Oktay Avcı adlı bir vatandaş:”Türk Ordusunu ve Türk askerini sonu görünmez bir uçuruma sürükleyen , yurtdışında ve yurtiçinde ülkenin itibarını zedeleyen Yaşar Büyükanıt Paşa istifa etmelidir. Ülkemde 20 milyon işsiz varken boş dağlar ve taşlar bombalandı. Bu ülkede kimse vergisini kayalar ve ormanlar kurşunlansın ve bombalansın diye ödemiyor” diye suç duyusunda bulundu. “Şehitler ölmez vatan bölünmez gibi sözlerle çocuklarımızı ölüme göndermeyin, ”Anaların yüreği yanmasın” diyen Bülent Ersoy hakkında “halkı askerlikten soğutma” davası açıldı. Bir yüksek yargı Başkanı “darbeleri öven” bir açıklamada bulundu. AKP-MHP Turban yasası çıkardı. YÖK Başkanı üniversitelere uygulama talimatını verdi. YÖK kurulu Başkanını yetkisiz kıldı. CHP “turbanı” Ana.. Mahk.ne taşıdı. “Ergenekon” tutuklanmaları hız kazandı.. Ve AKP kapatma davası..” Artarda bütün bunlar rastlantı olamaz. Sorun anayasa ideolojisinde.. Anayasa İdeolojisi : Anayasamız tek ırk imtiyazcığı üzerine bina edilmiş.Yasalarda “Türk”e tanınan öncelik, bireyi; çağdaş, modern bir toplumun vatandaşlığı kavramından uzaklaştırdı. “Herkes dil, ırk ..inançta yasa önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz” der. Diğer yandan : “Yargı yetkisi “Türk milleti” adına bağımsız mahkemelerce kullanılır” der. “Türk milleti’ne tanınan bu imtiyaz, “hak ve hukuku” “Türk” etniğe bağımlı kıldı. Cumhuriyetimizin kuruluşu, Alman ırkçılığı, İtalyan faşizmi dönemine rastlar. Irkçılık bize bunlardan kalma. “Türk milleti” önceliği, devlet içinde, ayrı ırkçı erk (derin devlet) yarattı. 1942 ‘de Bakan Şükrü Saraçoğlu hükümet programında: “Biz Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türklük bir kan meselesi, bir o kadar da vicdan meselesidir..” (B. Kavga İ.D.s. 10). CHP’li Adalet Bakanı Esat Mahmut Bozkurt, : “Türk” bu memleketin yegane sahibi ve efendisidir. saf Türk soyundan olmayanların bir tek hakları vardır. Hizmetçi olma , köle olma hakkı…”(İsk. Kn.gş) Nurettin Paşa: Türkiye’de ‘zo’ diyenleri yok ettik, ‘lo’ diyenleri de ben kökünden temizleyeceğim” der. “Vatanı kuran, kurtaran, koruyan, kollayan, “vatan, millet, bayrak” severliği salt kendine has sanan, “faşist ırkçı militarist statüko”; Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” de ki “millet”in dokunulmazı, devletin de “Egemen’i oldu. “Diğerleri” yararlanmasın diye de yasaları, demokrasi ve evrensellikten uzak, devlette “tek ırk-tek inanç” gibi yapılanmanın mimarı oldular. “Türk-İslam” imtiyazcı “laik” devlet (DİB yoluyla) yüzlerce İ.H. Okulunu açıyor, yetiştirdiği binlerce imamı camilere atarken bunların camide İngilizce vs öğretemeyeceği, namaz oruç, şerri baş bağlama, kapanmaktan söz edeceği biliniyor. Ümmetçi imamın “Ilımlı İslam” adına Türküm doğruyum çalışkanım ” dan önce “Suni-İslam’ım” diyor ve devlet ektiğini biçiyor. DİB’nı, devlet bütçesinden besleyen, İ:H Okulların açan, bu yolla İslam’ı (AKPnı) iktidar yapanların; bu gün “Şeriat geliyor, laik devlet yok oluyor” vs darbe çağrılarını anlamak olanaksız. “Laik devlet” deniyor, dini devlet yönetiyor. “İnanç özgürlü” var, 15-20 milyon Alevi zorunlu din dersi ile dışlanıyor. . Irk dil ayrımı yok; “Kürt” yadsınıyor, “Kürtçe” yasak. “Örtü yasasında” AKP’ye destek veren MHP’nin, CHP ile Kürt sorunu ve Vakıflar yasasında, gayrimüslim ve Kürt vatandaşları dışlayıcı milliyetçiliği, bu anayasa imtiyazı. Gen.Kur’ın web sayf.da “Ne mutlu Türküm demeyen haindir” demesi bu imtiyazın ezberi. 1920ler ırkçı, faşist ortamında “birleştirici” anlamda kullanılan “Türk” kavramı, bu gün kimliğin, soyun, ırkın, vs.nin kültür zenginliği sayıldığı global dünyada, birleştirici niteliğini yitirmiştir. Aksine halkın birliğini, kardeşliğini ayırımcılığa zorluyor. Tek kimliğe tanınan imtiyaz, anayasal vatandaşlığı, genel hukuk kavramlarından soyutladı. AKP nin iktidar olması bu statükocu anlayışın ezberini bozdu. Çeteler (derin devlet) ile AKP arasında ki sürtüşme bir “yetki” kavgasıdır. Kürt Sorunu, Alevi Sorunu, Turban sorunu ve yetki aşımı vs bu Anayasa ideolojisi türevleri. Kürt Sorunu: Yıllarca “Kürt” gerçeğini yadsıma, “kart kurt”, trajik komedi politikası iflas etti. Şimdi de “Kürt var” dili, iradesi yok! Çifte standartlı yasalarla zulüm la bu güne geldik. Bir halka yıllarca OHAL yaşatılması, operasyonlar, gıda ambargosu, yıkılan köyler, evler, ocaklar, sürgünler, ezilen, horlanan, yaşam olanakları tüketilen halkın; iç ve dış göçlere sürüklenmesi, dağlara çıkması bir çaresizliğin sonucudur. Yasaklı yasalarla “Kürt” vatandaş ana dil ve kimliği ile siyaset yapamıyor. Kurduğu partiler kapatılıyor. “Hain- terörist” suçlanma ironisi, yazgılara sığmaz. “Éndi bese” yasak, ana dili ile “artık yeter”de diyemiyor! Sözün Türkçe’si; “bu yasalarda size siyaset ve yaşam yasak” deniyor. Seçimle meclise giren DTP, kapatılmak için sıra bekliyor. Yürütme(ve yargı) bu halk temsilcileri için “dokunulmazlığı” “dokunur” yaptı. “Onlar şimdi TBMM de değil, sorguda .”. Dün, “Kürt Sorunu, bu milletin ….önce benim sorunumdur” diyen sayın R.T. Erdoğan şimdi “Ergenekon” diliyle, “Kürt” teröre özdeş, “Kürt sorunu” yok, terör var” diyor.. Dünya “Teröristi” Filistin (El-Fetih-Hamas) liderleri ile görüşmekte sakınca görmeyen Başbakan’ın, halkın oyu ile meclise giren DTP’ye ; “PKK ya Terörist de, sonra yanıma gel” dayatması hiçte şık değil. “Vatandaşa eşit mesafe de bulunmak, kucaklamak” bu muydu? İnanç Sorunu: 15-20 milyonun “inanç özgürlüğünü” yok sayan ve Alevi’yi zorla “Suni” yapan sistemde AKP, birkaç kızın baş bağlama, “kıyafet özgürlüğü” için turban yasası çıkarıyor. MEB’nı, Alevilerle ilgili zorunlu din dersini kaldıran yargı kararını yok sayıp yargı kararını uygulamıyor, bir haksız uygulamayı zorunlu sürdürüyor.. “Laik” denilen devletin “dini” yönetmesi, akıl almaz bir yürütme.. Salt “Sünni” inanca hizmet veren DİB (Din İşleri Bşk.)nın150 bin elemanını genel bütçeden beslenmesi; yanlış, haksız, günah, zulümlü bir gasp olarak yönetenlerin buluncunda “darda”. Bu, ne “laiklik”, ne “inanç özgürlüğü”, ne “demokrasi” ne de insanı haklarla bağdaşır AKP’ni kapatma davası Bir politikacının, “dünyanın en kötü, karmaşık, anlaşılmaz anayasası” olarak nitelediği Anayasamızın son kertiğinde çıkan “düt” ; Yargıtay Bş.Sv.sının “AKP’nı kapatma davası” oldu. “Siyasi partilerin kapatılması demokrasiyle bağdaşmaz” gerçeği, demokratik olmayan anayasamız için değil sanırım. Anayasamızda belirgin olan “hak hukuk” değil, imtiyazlı güçtür. Halkın, iktidara getirdiği partiyi kapatma, o partiye oy veren kalkın iradesine “darbe”dir. Bu irade, % 50 si olunca, önemi daha da artıyor. Dava, çift standart yasaların çelişkisi. Asıl olan; halk iradesi için hukukun, araç olduğu düşünüldüğünde kapatma davası yanlıştır. Sayın Başbakan’ın, Kürt sorunu, demokratik açılımlar, evrensel hukuk kuralları, yeni bir Anayasadan söz etmesi “derin devleti” ürküttü, duraklaması “AKP K.D. ”sına zemin hazırladı. Mevcut anayasa; çağdaş bir toplumun gereksinmelerini karşılamaktan uzaktır. Bizce yeni anayasanın, evrensel hukuk kuralları içermesi ancak şu iki yapılanma ile gerçekleşebilir: 1- Başbakan’ın sıklıkla dile getirdiği (Türk, Kürt, Laz, Çerkez vs.) “Türkiye vatandaşlığı” esasına bağlanmalı (Bu gün “Ergenekon’a” dönüşen ırkçı ayırımcı anlayıştan kurtarılmalı). 2- Devlet, dini yönetmekten vazgeçmeli. Din İş Başk. (DİB) Genel bütçeden ayıklanmalı,din işleri batı ülkelerdeki gibi inanç kurumlarına bırakılmalı. Yasada “Laik” tanımına yer verilmeli . Bu iki demokratik kriter, ayrı kimlik ve inançlarda “ayırımcılığa” engel, tersine birleştirici kültür zenginliği ve “imtiyazsız, sınıfsız bir toplumun” da kanıtı olur.

Arama

ARŞİV

Temmuz 2015
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« May    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  
Ziyaretçi Sayısı: