‘Makaleler’

dağlara asılı kaldım

10 Haziran 2008

Rehberim ay ışığı, gün ışığına asıldım, Sülbüs’ün  doruğunda,  umudumu kurban kanıyla yoğurdum, sardım sarmaladım; esen yele, coşan sele uçan kuşa, görünmeze, bilinmeze, yumuşak, yeşil  güzelliklere savurdum,  açık kollarımın ucunda, uzamış pençelerim , gerilmiş sabrım, kabuğunu çatlatan bedenim, çakan şimşekle özdeşleşen yalnızlığımı, Bedro Dağı’nın iki doruğu arasındaki toprağın yumuşak karnına, yeşilliklerden sıyrılmış çıplak kayalıkların koyaklarına akıttım. Baharı, burnunda soluyan suların gözelerinde, nemini akıttığı dağların, ıslaklığında, yüksek kuytu kayalıkların doruklarında,  kardelenlerin boy verdiği yamaçlarda filizlendiği, fistan renkli bin bir çiçekle,sarmalaştığı, kırmızı gül, lale, sümbül dağ taş ötelerine mis kokular yayan, yeşillikler saçan, çağlayanlar akıtan yaylasındayım, memleketimin. Ciğerimi koparmışlar yüreğimden, onu aryorum. Kurmuşum Mir Yaylasına çadırımı; dağ keçilerinin halaya durdukları tümseklerde, tazının yakalama, tavşanın kurtulma  umut yakarışı, arıları çağrışan bin bir çiçeğin renk değişimi siniyor burnuma. Sultan Muhammet Dağı yamaçlarında, güzellikten güzelliğe kanat açan kartalı, seken kekliği yakalama, kopardıkları ciğerimi  sorma,arzusu yakıyor içimi. Ortalık tozduman hertrafı leş kokuları sarmış, aralarında  aşınası olduğum simalar, etrafta kedi köpek, iki adımda bir tanıdık çıkar karşıma, bir dost ilinde tek başıma, sinemden uyurken kopardıklarıciğerparemi, bu bildik talihsız topraklarda arıyorum, bulamıyorum. Munzur- Kaçkar- Bağır- Düzgün “Bava” dağlarında ki gizeme  can veren, Seyh Qazi’nin sazında acılı ağıtların hüznünü, Kırmızı Köprü geçidinde; aşkı sevdayı kadında arayan, sevginin kemiksiz dili Şeycan’ın gönül vadisinde, acı veren sevda sıtmasına tutulmumum, tir-tir titriyorum, kardelenlerin körpeliği üstüne salınan sabahın ilk ışıkları, ucu zehirli oklar gibi saplanıyor, incitiyor içimi, kaya koyaklarının kimsesizliğini, hiçbir nesne paylaşmıyor, yalnızlığımla, zincire bağlı kollarım uzanıyor gece karanlığına, yumuk gözlerim yumuk, karanlık bir huzmeye tutunuyorum, her bir şey acıtıyor rüyamı, sızlatıyor ciğersiz yüreğimi, bir dost anısı peşinde, dost bildiklerime sesleniyorum, duyuramıyorum, nerde tanıdık, eş, dost, akraba, nerde o çelik çomak oynadığımız, tepeden tepeye taş fırlatma yarışı yaptığımız, birlikte koyun kuzu güttüğümüz, danaları salıverdiğimiz, öküzleri çatıştırdığımız o çıplak ayaklı, o çocukluk arkadaşları, kah yaya yalınayak, kah eşek sırtında, kah kamyon kasasında birlikte Kalan’a sınava gittiğimiz, o kasabalı kavgacı simalar nerde.. hiç kimseyi bulamıyorum, arayışıma yakalananlar da, elimin altında kayıveriyor. Çifte doruğuyla üstüme gelen Bedro Dağı’nın eteklerinde yalnızlığıma dolanan sis, “mız-duman” değil, ölü toprağı, daha dünlü günlerde bu bedenlerde, bir tutam ot için silahlara kan kusturanların, saçtığı ışıkla beldeyi aydınlatan ışığı, canciğerleri bir varlığın kendilerinden koparılışına, yıldızlarının kaydırılışına karşın, anlaşılmaz suskunluğu; “Kemerobask’ı “ çatlatan, Ziara Melkis’in meşeliklerine kan kusturan, Düzgün “Bava” pınarını kurutan, suyunu içip içine kırk yeminle taş atılan Munzur değil, canciğerine sahiplenmeyen, vefasızlar vadisi sanki .. Yaşamım üstünde sinsi bir ölüm soluğu, anlatamadım kimselere açmazımı, yakın dost bildiklerimin vefa duyguları kanamalı, bulunç damarları çatlamış, anıları silinmiş, dününü yiyip bitirmiş, dünyaları ters dönmüş, kendilerini unutmuş, tümü çıkar- ego ağacına ters asılı birer yarasa sanki, bu, gerçek umutsuzluğa sürüklüyor beni, paralanan “ciğerimi” bulamam diye, rüyam acıtıyor yüreğimi. Boynundan “nirelerine” bağlı çift öküz, buğday başaklar üzerinde döndükçe, ardında dolanan döven tahtasına, çakılı silis taşlarının keskinliği altında, beni ezip ufaladılar,  esen yele savurdular, saman-saptan arda ben kaldım, öğütüldüm “dıstar”da  iki taş arasında, hamut  yapıp sacda pişirdiler, midelerindeyim şimdi,  her yer karanlık, ay ışığını fener yaptım karanlıkların üstüne, yüreğimi dağlarında bıraktım, gözlerimde akan, acılarımın damıtık öz suyunda yıkandım, Dersim memleketimde dağlara asılı kaldım.

Kürt “lider” ezberleri

10 Haziran 2008

Bir önceki yazım da, Başbakan T.Erdoğan’ın “Kürt Sorununa” olumlu yaklaşımı belirterek “Devletimizin “ Ezber Tabuları”ndan söz etmiştim. Bu yazımda, “Kürt Sorununu”, ikinci ayağı olan Kürt seçkinleri “ezberini” ve ayrıca “şiddet-t eröre” değinmek istiyorum. Sayın Başbakanın “Kürt Sorununa” fısıltılı kabul” denemesi, bir kısım Kürt seçkininin iştahını kabartı ; “ Kürt sorunu konusunda esas konuşması gerekenler” diye öne çıkanlar, pastadan pay koparma için dört bir yana çağrıda bulundular. Aralarında Halk ve Özgürlükler Partisi Genel Başkanı Abdülmelik Fırat’ın da bulunduğu 166 “seçkin” 4 Eylül 2005 günü Ankara Büyük Sürmeli Otelinde “Ortak tutum arayışı” için bir araya geldi. Bundan sonraki gelişme için “ çağrılı” aydın yazar Arif Sevinç’ın “KARŞIYIM” başlıklı yazısına bir göz gezdirmek yeter. Yazar önce 980 öncesi örgüt bolluğuna değiniyor : “….. Olsun örgütlü toplum iyidir. Tabi her örgüt, yada örgüt mensubu kendini, ne istediğinden çok, neye “karşı” olduğunu ifade ederdi. Anti emperyalist, anti faşıst, anti sömürgeci, anti feodal, anti Sovyet, anti maoist vs..” daha sonra” ortak tutum arayışını” şöyle değerlendiriyor: “Memleketin dört bir yanından 166 aydın salona geldi.. Kim konuştuysa, ondan sonra söz alan, ona “karşı” olduğunu ifade etti. Herkes bir şeye” karşı”ydı!. Bir konuşmacı “ Madem ne istediğimiz konusunda anlaşamıyoruz o zaman nelere “karşı” olduğumuzda anlaşalım. Diyerek ortak bir formül arayışına karşı olduğunu söyledi.. Sonuç bildirisi için seçilen komisyon “sonuç bildirisi taslağını okudu. Ne mi oldu? Her kes bu sonuç bildirisi taslağına “karşı” olduğunu haykırdı. … “toplandık. konuştuk , dağıldık”, türünden bir açıklama yapmalarını önerdik. Ve bekledik.. “Kürt ulusal Demokratik Çalışma Grubu” adını alan bu arkadaşlarımız, kamuoyuna bir metin yayınladılar. İlk tepki bu toplantının çağrılarından Ümit Fırat’tan geldi. “Yayınlanan metin korsan, karşıyım!…….” Sayın Seniç’in bu satırları ile çizdiği tablo, Kürt “lider ezberi” yani her “seçkinin” kendi “doğrularının” ezberi oluyor. Bu da Kürt Sorunu” çıkmazını belirler, yeter, artar de. Toplantıya “Kürt aydınlar” sıfatıyla ve Kürt sorunu konusunda esas konuşması gerekenler” hükmüyle katılan bu ”seçkinler” incelendiğinde; çoğu Seyh-Ağa-Bey gibi “mütegalibe ardılı, başka bir söylemle Kürt sorununu, ırkçı erkle bu güne getirenler.. Kürt halk kitlesine karşı; legal –ilegal tabela partilerle “derin devlet – molla” ilintili, Turan Irkçıları hasletli, “bir üst kimlik” özentili, kaybolan aile itibarı peşinde, fırsatçı, kendileri Kürt, yaptırımları “anti-Kürt”…. Bu “seçkin”lerin böylesine önemli bir konuda “ortak bir tutum” elde edemeyişi kişisel başarılarından çok kendi “aşiret-inanç ” anlayışlarına, eğemem ırkçı erkle sarmaş-dolaş sürdürülen çift standartlı politika “ezberine”, dededen kalma “klasik liderlik” geleneğine dayanıyor. Cumhuriyetle egemen ırkçı erk, bu yapısal sistemi ve kendine uyan seçkinleri hep korudu, kimini de TBMM’ne taşıdı, yandaşlarına iş verdi. Yaşar Kemal : “Türk devletinde yöneticiliğe bulaşmış Kürtlerin topu da Kürtlüklerini yadsınmışlar”. diyor ve şöyle devam ediyor: “En çok baskı gören. Aç kalan, yoksulluk içinde kıvranan s.k.mına uğrayan, dili yasal olarak yasaklanan, yetmiş yıldır kimliği yoksanıp “ Dağ Kürdü” diye adlandırılan, on yılda bir sürgün edilen, kendinden az de da olsa gene zulüm gören Türk halkıyla kaynaşan Kürt halkıdır” ( Özgür düşünce ve Türkiye) Devletin kuruluşundan bu güne dek, Kürtlere karşı çıkarılan bir çok ırkçı ve antidemokratik yasalarda ve Kürt halkının temsilcilerini TBMM salonlarından çıkarıp tutukevine kapatan “güç birliği” içinde ki Kürt Lider ve parlamenterlerin katkısı yadsınamaz… Kürt halkı bu çift standartlı, “hep korkaklık, pasiflik görülen, itibar edilmeyen” liderlerden çok çektiği için kısmen dışlamıştır. Ancak bunu, inanç liderleri için söylemek güç. Zira Kürt halkının kimlik belirsizliği toplumsal yapısındaki “aşiret-inanç” bilinçsizliğine kilitlenmiş. Yıllardır dili yoksanan, okutulmayan, baskılar altında tutulan halkın bilinci, inanç bilicinin altında tutan inanç lideridir. Ne ki sorun “ulusal” olunca bu durumun da değiştiği görülür. Yerel ve genel seçimlerde % 60-80 oy toplayan halka kitlesine karşı, ünlü inanç lideri A.Melik Fırat’ın Diyarbakır bağımsız adaylığınana, “derin devlet- Barzani” ilintili legal-ilegal partiler de kurtarıcı olamadı. Demek ki zaman akışına eş, Dicle köprüsü altında çok su akmış ve akmaktadır! Bunun bilincinde olmak önemli. .Dikkat edilirse Kürt hareketlerinde lider , hep “Seyh-ağa- molla veya Seyittir. Ne zaman halktan biri hareketin başında belirse, “şer güçler” işbirliği onu anında yok eder. Modern çağın gereklerinde ki uyumsuzluğun arkasında hep bu ilkel bilinç aymazlığı yatıyor. Bu gün 60-70 bin koruyucunun soydaşına karşı silahlanmasının başka bir açıklaması olamaz. Sırtları, “aşiret -derin devlet” işbirliğine dayalı.. Bunu başka hiç bir ulus yaşamında göremezsiniz. Devletin Kürtlere karşı “tek soy ” dayatması arkasında da Türk-İslam Sentezi var.. Devletin, “Aşiret sistemi”ni koruması, halkla ilişkilerinde liderini aracı yapması, olur olmaz lideri ikili oynamaya, çift standartlı davranmaya, kendine” bir üst kimlik” biçmeye itmiş. Böylece kimi lider, halkının toplumsal bilincini, inanç bilincinin altında tutmaktan ustadır. Sayın Abdulmelik Fırat’ın; “Kürt kalın kaburgalı, kendini ezene düşman olamayışını “kötü haslet “ diye nitelemesi, ayrıca “38 Dersim yalnızlığını” da “Şeyh Sait sülalesinin sürgünde oluşuna” yorması ile 20 milyon Kürdü Şeyh Sait ailesinden ibaret görmesi anlaşılır değil. Uğur Mumcu ile yaptığı söyleşi de ise şöyle diyor : “25 hadisesi, bir Piran olayıdır. Şeyh Sait, müktesebatı ve ailesinin yapısı nedeniyle, İslami bir düşüncenin dışında, ümmet fikrinin dışında herhangi bir sisteme inanması, o yolda hareket etmesi mümkün değil, Nasyonalist bir düşüncesi olamaz diyorum” (Kürt İslam Ayaklanması s. 174) Kürt liderlerinin çoğu öncelikle; “Molla-Seyh-Seyit-aşiretçi-derin devletçi,” icabında Kürttür.

ANAYASA İDEOLOJİSİ

10 Haziran 2008

Devletimizin kuruluşunda, cumhuriyet yasalarına yamanan, tek etnik üzerine bina edilen imtiyazcı, ikircikli yasalar ülke yönetiminde iki başlılığa yol açtı. “Militarist faşist ırkçı bir statükoculuk, devletin ezber tabusu oldu. Bu gün yaşanan karmaşanın tek nedeni budur. Ülke, gelinen bu noktada, önü alınmaz bir etki-yetki karmaşası sınırsızlığı kavşağında. AKP’nin “Türk” öncelikli yasaları, ılımlı İslam çıkarına kullanması (örtü yasası vs.), iktidar erki ile statüko ezbercileri arasında ki yetki paylaşımı kavgasına dönüştü. Sisli havayı seven, şehit kanları rantı ile geçinen “statüko dokunulmazı“ yetkili, yetkisiz emekli diplomat, subay, “Ergene-muhalefet”, iktidarla cümbür cemaat, TBMM’den TSK’ni , ABD nin Irak batağına sürükleme kararı çıkartı. Ne ki silahın çözüm olmadığı bundan önce yapılan 26 “sınır ötesi” ile anlaşılmıştı. Dış basının bu kararı, “toplumun gazını alma” yorumuna: Org. .İ. Başbuğ: “Asıl mesele, PKK değil, Kuzey Irak’ta Kürtlerin devlet kurma ihtimallerinin artmasıdır. Kürtlerin devlet kurması , Türkiye’nin bölünmesi anlamına gelmektedir. Türkiye’nin bu gelişmeleri engelleyecek ve maliyeti arttıracak gücü vardır. “ diyordu.. “Ergenekon rüyası” buydu. Musul ve Kerkük’ü almak ve orada kalmaktı. Dökülecek kan, harcanacak milyarlar umurlarda değildi. Gelişmeler, basından yorumsuz özetlenirse: “21 şubatta başlayan kara harekatı, ABD sav. Bak. Gates’in “bir hafta içinde bitirin” uyarısından 16 saat, Bush’un “bir an önce çekilin” uyarısından 10 saat, başlamasından ise sekiz gün sonra bitirildi. “askerin çekildiğini dünya Zebari’den öğrendi. Gen.Kur.Bşk. bu bilgiyi 15.o7 de doğruladı. Buna en çok da Başbakan şaşırdı ve yurda sesleniş konuşmasını değiştirdi.” “Gen.Kur. 27 şehit verildiğini, 240 teröristin saf dışı bırakıldığını bildirdi. “Kandil düşmeden dönüş yok..En kısa sürede en etkili sonuç. Zap düştü asker döndü. Son anda ne oldu ? Ne oldu da böyle oldu? PKKya vurdular Ankara dağıldı vs.” Ser başlıklı medya gündeminde, Gen. Kur.la muhalefet arasında alışılmamış tartışmalar yaşandı: Öymen: “Sadece ABD istiyor diye çekiliyorsak, doğru olmamıştır.” Erdoğan: “Anbean her şeyden haberimiz vardı” Baykal: “Hareket tamamlanmamıştır. Ameliyatta içeride parça bırakılmıştır.” Büyükanıt: “Ben siyasilerle polemiğe girmem. Siz mi belirliyor sunun görevimiz ne? Görev tamamlanmıştır diyorum ben. ABD dön dedi döndük. Kanıtlasınlar bunu üniformayı çıkarırım.” Baykal: “Siz kimsiniz? Silahlı Kuvvetlere bu görevi veren heyetin parçasıyım ben”. Erdoğan: “ispatlayın siyaset elbisemi çıkartırım “ Bahçeli: “Gen.Kur’un açıklamalarında kullandığı terimler PKK’ya prestij ve güç verebilir.” Gen.Kur.Bildirisi: “Bunlar şehitler veren bir kuruma haksız ve seviyesiz saldırılardır. TSKnın terörle mücadele azmine hainlerden daha fazla zarar vermektedir Baykal: Hakaret ederek haklılığınızı kanıtlayamazsınız, hakaret, haksızlığın karinesidir. Bahçeli: Hiç kimse muhatabı olmadığı konularda durumdan vazife çıkarmamalıdır. Büyükanıt: Bildiriyi bizzat ben kaleme aldım. TSKni hedef alan karşısında beni bulur. Özyürek: Milyonların oyuyla göreve gelmiş ana muhalefet partisinin siciliyle ilgili, söz etmeye, sıfatı ne olursa olsun kimsenin hakkı yoktur. Oktay Avcı adlı bir vatandaş:”Türk Ordusunu ve Türk askerini sonu görünmez bir uçuruma sürükleyen , yurtdışında ve yurtiçinde ülkenin itibarını zedeleyen Yaşar Büyükanıt Paşa istifa etmelidir. Ülkemde 20 milyon işsiz varken boş dağlar ve taşlar bombalandı. Bu ülkede kimse vergisini kayalar ve ormanlar kurşunlansın ve bombalansın diye ödemiyor” diye suç duyusunda bulundu. “Şehitler ölmez vatan bölünmez gibi sözlerle çocuklarımızı ölüme göndermeyin, ”Anaların yüreği yanmasın” diyen Bülent Ersoy hakkında “halkı askerlikten soğutma” davası açıldı. Bir yüksek yargı Başkanı “darbeleri öven” bir açıklamada bulundu. AKP-MHP Turban yasası çıkardı. YÖK Başkanı üniversitelere uygulama talimatını verdi. YÖK kurulu Başkanını yetkisiz kıldı. CHP “turbanı” Ana.. Mahk.ne taşıdı. “Ergenekon” tutuklanmaları hız kazandı.. Ve AKP kapatma davası..” Artarda bütün bunlar rastlantı olamaz. Sorun anayasa ideolojisinde.. Anayasa İdeolojisi : Anayasamız tek ırk imtiyazcığı üzerine bina edilmiş.Yasalarda “Türk”e tanınan öncelik, bireyi; çağdaş, modern bir toplumun vatandaşlığı kavramından uzaklaştırdı. “Herkes dil, ırk ..inançta yasa önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz” der. Diğer yandan : “Yargı yetkisi “Türk milleti” adına bağımsız mahkemelerce kullanılır” der. “Türk milleti’ne tanınan bu imtiyaz, “hak ve hukuku” “Türk” etniğe bağımlı kıldı. Cumhuriyetimizin kuruluşu, Alman ırkçılığı, İtalyan faşizmi dönemine rastlar. Irkçılık bize bunlardan kalma. “Türk milleti” önceliği, devlet içinde, ayrı ırkçı erk (derin devlet) yarattı. 1942 ‘de Bakan Şükrü Saraçoğlu hükümet programında: “Biz Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türklük bir kan meselesi, bir o kadar da vicdan meselesidir..” (B. Kavga İ.D.s. 10). CHP’li Adalet Bakanı Esat Mahmut Bozkurt, : “Türk” bu memleketin yegane sahibi ve efendisidir. saf Türk soyundan olmayanların bir tek hakları vardır. Hizmetçi olma , köle olma hakkı…”(İsk. Kn.gş) Nurettin Paşa: Türkiye’de ‘zo’ diyenleri yok ettik, ‘lo’ diyenleri de ben kökünden temizleyeceğim” der. “Vatanı kuran, kurtaran, koruyan, kollayan, “vatan, millet, bayrak” severliği salt kendine has sanan, “faşist ırkçı militarist statüko”; Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” de ki “millet”in dokunulmazı, devletin de “Egemen’i oldu. “Diğerleri” yararlanmasın diye de yasaları, demokrasi ve evrensellikten uzak, devlette “tek ırk-tek inanç” gibi yapılanmanın mimarı oldular. “Türk-İslam” imtiyazcı “laik” devlet (DİB yoluyla) yüzlerce İ.H. Okulunu açıyor, yetiştirdiği binlerce imamı camilere atarken bunların camide İngilizce vs öğretemeyeceği, namaz oruç, şerri baş bağlama, kapanmaktan söz edeceği biliniyor. Ümmetçi imamın “Ilımlı İslam” adına Türküm doğruyum çalışkanım ” dan önce “Suni-İslam’ım” diyor ve devlet ektiğini biçiyor. DİB’nı, devlet bütçesinden besleyen, İ:H Okulların açan, bu yolla İslam’ı (AKPnı) iktidar yapanların; bu gün “Şeriat geliyor, laik devlet yok oluyor” vs darbe çağrılarını anlamak olanaksız. “Laik devlet” deniyor, dini devlet yönetiyor. “İnanç özgürlü” var, 15-20 milyon Alevi zorunlu din dersi ile dışlanıyor. . Irk dil ayrımı yok; “Kürt” yadsınıyor, “Kürtçe” yasak. “Örtü yasasında” AKP’ye destek veren MHP’nin, CHP ile Kürt sorunu ve Vakıflar yasasında, gayrimüslim ve Kürt vatandaşları dışlayıcı milliyetçiliği, bu anayasa imtiyazı. Gen.Kur’ın web sayf.da “Ne mutlu Türküm demeyen haindir” demesi bu imtiyazın ezberi. 1920ler ırkçı, faşist ortamında “birleştirici” anlamda kullanılan “Türk” kavramı, bu gün kimliğin, soyun, ırkın, vs.nin kültür zenginliği sayıldığı global dünyada, birleştirici niteliğini yitirmiştir. Aksine halkın birliğini, kardeşliğini ayırımcılığa zorluyor. Tek kimliğe tanınan imtiyaz, anayasal vatandaşlığı, genel hukuk kavramlarından soyutladı. AKP nin iktidar olması bu statükocu anlayışın ezberini bozdu. Çeteler (derin devlet) ile AKP arasında ki sürtüşme bir “yetki” kavgasıdır. Kürt Sorunu, Alevi Sorunu, Turban sorunu ve yetki aşımı vs bu Anayasa ideolojisi türevleri. Kürt Sorunu: Yıllarca “Kürt” gerçeğini yadsıma, “kart kurt”, trajik komedi politikası iflas etti. Şimdi de “Kürt var” dili, iradesi yok! Çifte standartlı yasalarla zulüm la bu güne geldik. Bir halka yıllarca OHAL yaşatılması, operasyonlar, gıda ambargosu, yıkılan köyler, evler, ocaklar, sürgünler, ezilen, horlanan, yaşam olanakları tüketilen halkın; iç ve dış göçlere sürüklenmesi, dağlara çıkması bir çaresizliğin sonucudur. Yasaklı yasalarla “Kürt” vatandaş ana dil ve kimliği ile siyaset yapamıyor. Kurduğu partiler kapatılıyor. “Hain- terörist” suçlanma ironisi, yazgılara sığmaz. “Éndi bese” yasak, ana dili ile “artık yeter”de diyemiyor! Sözün Türkçe’si; “bu yasalarda size siyaset ve yaşam yasak” deniyor. Seçimle meclise giren DTP, kapatılmak için sıra bekliyor. Yürütme(ve yargı) bu halk temsilcileri için “dokunulmazlığı” “dokunur” yaptı. “Onlar şimdi TBMM de değil, sorguda .”. Dün, “Kürt Sorunu, bu milletin ….önce benim sorunumdur” diyen sayın R.T. Erdoğan şimdi “Ergenekon” diliyle, “Kürt” teröre özdeş, “Kürt sorunu” yok, terör var” diyor.. Dünya “Teröristi” Filistin (El-Fetih-Hamas) liderleri ile görüşmekte sakınca görmeyen Başbakan’ın, halkın oyu ile meclise giren DTP’ye ; “PKK ya Terörist de, sonra yanıma gel” dayatması hiçte şık değil. “Vatandaşa eşit mesafe de bulunmak, kucaklamak” bu muydu? İnanç Sorunu: 15-20 milyonun “inanç özgürlüğünü” yok sayan ve Alevi’yi zorla “Suni” yapan sistemde AKP, birkaç kızın baş bağlama, “kıyafet özgürlüğü” için turban yasası çıkarıyor. MEB’nı, Alevilerle ilgili zorunlu din dersini kaldıran yargı kararını yok sayıp yargı kararını uygulamıyor, bir haksız uygulamayı zorunlu sürdürüyor.. “Laik” denilen devletin “dini” yönetmesi, akıl almaz bir yürütme.. Salt “Sünni” inanca hizmet veren DİB (Din İşleri Bşk.)nın150 bin elemanını genel bütçeden beslenmesi; yanlış, haksız, günah, zulümlü bir gasp olarak yönetenlerin buluncunda “darda”. Bu, ne “laiklik”, ne “inanç özgürlüğü”, ne “demokrasi” ne de insanı haklarla bağdaşır AKP’ni kapatma davası Bir politikacının, “dünyanın en kötü, karmaşık, anlaşılmaz anayasası” olarak nitelediği Anayasamızın son kertiğinde çıkan “düt” ; Yargıtay Bş.Sv.sının “AKP’nı kapatma davası” oldu. “Siyasi partilerin kapatılması demokrasiyle bağdaşmaz” gerçeği, demokratik olmayan anayasamız için değil sanırım. Anayasamızda belirgin olan “hak hukuk” değil, imtiyazlı güçtür. Halkın, iktidara getirdiği partiyi kapatma, o partiye oy veren kalkın iradesine “darbe”dir. Bu irade, % 50 si olunca, önemi daha da artıyor. Dava, çift standart yasaların çelişkisi. Asıl olan; halk iradesi için hukukun, araç olduğu düşünüldüğünde kapatma davası yanlıştır. Sayın Başbakan’ın, Kürt sorunu, demokratik açılımlar, evrensel hukuk kuralları, yeni bir Anayasadan söz etmesi “derin devleti” ürküttü, duraklaması “AKP K.D. ”sına zemin hazırladı. Mevcut anayasa; çağdaş bir toplumun gereksinmelerini karşılamaktan uzaktır. Bizce yeni anayasanın, evrensel hukuk kuralları içermesi ancak şu iki yapılanma ile gerçekleşebilir: 1- Başbakan’ın sıklıkla dile getirdiği (Türk, Kürt, Laz, Çerkez vs.) “Türkiye vatandaşlığı” esasına bağlanmalı (Bu gün “Ergenekon’a” dönüşen ırkçı ayırımcı anlayıştan kurtarılmalı). 2- Devlet, dini yönetmekten vazgeçmeli. Din İş Başk. (DİB) Genel bütçeden ayıklanmalı,din işleri batı ülkelerdeki gibi inanç kurumlarına bırakılmalı. Yasada “Laik” tanımına yer verilmeli . Bu iki demokratik kriter, ayrı kimlik ve inançlarda “ayırımcılığa” engel, tersine birleştirici kültür zenginliği ve “imtiyazsız, sınıfsız bir toplumun” da kanıtı olur.

Dersim Dile Geldi

10 Haziran 2008

Dersim adamı okumaya, konuşmaya, sonra da “dile geldi, yazmaya başladı. Dersim kırsalının yoksul insanı, içinde bulunduğu güç koşullu yaşamında, daha fazla ezilmemek, hak hukukunu edinmek, haksızlıkları savmak için de olsa, yazmak zorunda. Dersim’in baskıcı, ezici, çoğu yasa dışı yönetim ortamı, olur olmaz kişiyi, haklarını aramaya itiyor. Hak aramanın tek yolu da bilgi edinmede. İleriye atılan her adım; bilgi edinme, yenilenme sonuçta kişiyi iyi bir “okuyucu” yapmaya götürür.. Başlangıçta her okuduğunun etkisinde kalan okuyucu, zamanla güven tazeler, kendine güveni artar, okudukları arasında bir çoklarını eksik, yetersiz, tartışılır bulur. Yeni kazanımlar edindikçe medeni cesareti pekleşir, sözlü tartışma, irdeleme, aşaması ile yazarlık ortamına ilk adımını atmış olur. Dersimde bu olgu salt tahsillilere öz değildir. Cumhuriyetin kurulması ile başlayan okuma seferberliği bu gün meyvesini veriyor. Hem köy koşulların da ve seksenli yaşlarda. Civarik Köyünden bu yaştaki iki kişinin Berfin Yayınlarında birer kitabı çıktı. Biri : “Dağlara dayalı şehirleşen köy CIVRAK” Kitabın yazarı 1924 doğumlu Aziz Akgül: Sayın Akgül, “Yıldızname”ye göre fala bakan, muska yapan, cenazeleri kaldıran, nikah kıyan özetle köy ve çevre halkın yaşam ve uhrevi dünya edinimlerine sahip, 38 zulmünü gören, canlı tanık, bir köy bilgesi .. Yazdıkları yörenin toplumsal hafızası yönünden çok önemli. Zira “yabancılaşma” dönemi içindeki yöre ve Civarik’lilerin kendi ve ardılları soy ağacını belirlemede aranıp ele geçirilmesi olanaksız bir kaynak kitap. İkinci kitap: *** “Melkiş-Cıvrak-Dersimden İstanbul’a Tanığım Dikiz Aynası” Yazarı 1927 doğumlu Hüseyin Ateş, oda 38 tanığı. Genç yaşta para kazanmak için “Büyük köy” dedikleri İstanbul’a düşer. 1950-1989 kadar devamlı taksicilik yapar. Bu anılar kitabı, içerik olarak; yalın, sade, doğru gerçeklerle örtüşüyor. Yaşamındaki kesitte; sefalet, yardımlaşma, imece var… İstanbul sokaklarında kötürümleşen ama yılmayan, pes etmeyen bir azmin kurtuluş çabaları, başka bir deyimle umutsuzluğun girdabında azmin direnişi var. Çaresizliğin, yokluğun somutunda, “Bedro-Sülbüs” koyaklarında kucak dolusu eş -dost arayışı, sırtında bedenler yüklü sevgilerin sıcaklığı var. “Mir Yaylası” yeşilliğinde demlenen, erotizmin iç gıdıklayıcı biçimselliğinden uzak, gerçek yaşamın saf, temiz masum, “Taru” gözelerine eş, sıfır metre sevi, aşkı var. Anılarını, (us)lara nakış: “Parasız taşıyacak kadar iyi, para ile taşınamayacak kadar iyi olmayan insan taşıdım.” Tümcesi ile bitirir. *** Hasan Ünlü, Tünceli’de tanınan, sevilen, sayılan bir kişi. 925 doğumlu avukat, 65-69 arası TBMM de Tünceli Milletvekili. Sayın Ünlü bu yıl üç kitap yayınladı. Birinci kitabı: Hayatım ve Düşüncelerim Yazar bu eserinin “önsöz”üne: “Beni böylesine bir çalışmaya iten arz, her şeyden önce aile şeceremle ilgili bilgileri, diğer bir ifadeyle ile soyum-sopum hakkındaki tarihi, kültürel ve sosyal alandaki bilgiler birikimini ortaya koymaktır.” Diye başlarsa da anılarının içeriği, tümü ile Dersimli olmanın ezikliği, potansiyel suçluluğu ve bunun nedenleri üzerinde durmaktadır. Kitabında ele aldığı; İnsan hakları, vatandaş- 2.sınıf vatandaş, düşün özgürlüğü, demokrasi, laiklik ve Kürt Sorunu ile toplumsal gelişimlerini anlatır. İkinci kitabı:

DERSİM de İKLİM

10 Haziran 2008

Dersim’de; dağlar yüce, koyaklar gizemli, ırmaklar coşkulu, şelaleler köpüklü, meşeler ulu, palamutlar bombadır. Yollar dolambaçlı-çetin, kış zor-geçimli, kar metre ile ölçülür, canlı-cansız yaşamlar buz keser, her dokunuşta dert iniler, güfte besteler: uçurum büyüten dağları çağlayan köpürten suları / ile bin bir yaşamın türküleştiği potansiyeli yüksek bir coğrafya iki uçlu yaşamında “kanına ekmek doğranan” aşkı-sevdayı bellekte yaşayan dostluğun -cömertliğin dürüstlüğün-mertliğin / aşiretleştiği hakça paylaşım-dostça bölüşümün / bilinçleştiği çetin direnişlere eşkıya / dersim *** “Dersim’de İKLİM” Dersim iklimini, altı ay kar-fırtına, diğer altı ayını da potansiyel suçluluk “borası” belirler. Dersimli; her koşulda değişik doğa koşullarına uyum, özdeşleşmek zorundadır. Bunun için zorladığı irade gücü yaşamını etkiler, sabır taşını çatlatır, davranışını kamçılar. Kişi tepkisi olaylara endeksli. Çoğu kez sert, direngen, yerine göre de yumuşak ılımandır. Dersimli; doğa ile barışık, irade gücü yüksek, kendine güveni tam, sözünün de eridir. Onun içindir ki “Kafatasım duvar değil beynime / düşünürüm ilmik geçse de boynuma “ söylemi, pratiğinde gerçekleşiyor. Dersimlinin; insan hakları, sosyal demokratik hak-hukuk, özgürlük konusunda ki ödünsüz direngenliğini, ırkçı erk anlama, çözme yerine hep “ ezberi” olan: “Dik başlı, muhalif, ayırımcı, bölücü, çakıl taşı edebiyatı..” vs. suçlama kolayını yeğler. Dersimli, emperyalist sömürüye karşı her zaman, yoksuldan, ezilenden yana birliktir. Bu gün Dersim’in; varsılı-yoksulu, köylüsü-kentlisi, yazarı-çizeri, sürgünü–göçeri, bilim adamı-inanç uleması, hasılı bilir-bilmezi ile düşünce özgürlüğü adına “Dersim’de İKLİM” de. Bu demokratik kitle hareketi, Dersim’de İKLİM’in 2005 sonu yakaladığı çıta yüksekliği gurur verici. Bu başarıda ilk paye de, yayının mimarı “baba-oğul” (Ergüder-Emra) Öner’in. Dersim gibi yoksul, sorunlu, “aykırı, muhalif” kişileri olan bir yörede birliği sağlama, sorunlarını yüklenme, onları özgür tartışma ortamında olgunlaştırma , her yiğidin işlevi değil. Yurt içi, yurt dışı geniş alanlara dağılmış sürgün-göçer insanlar arası entegrasyon; çoğu acı yüklü dram olay, çığlık, haber, köşe yazılar temini, değerlendirme, baskıya hazırlama, teknik ve ekonomik gereksinmeleri karşılama, abone, dağıtım vs. uğraşı, sadece satırbaşlarından bir kaçı… * “Aleviliğin Kıblesi İnsandır” %90 Alevi Dersim’in sorunlardan biri de Alevilik tanımında ki kargaşa. “Dersim de İKLİM” ,bu konuya yer verirken, aynı sayfada, çelişkili yazıların varlığı bir çoğumuzu tedirgin etmişti. Sayın Ergüder Öner’in Almanya’da, Aleviler Birlikleri Federasyonu Dedeler Kurulu Başkanı ve Dinler Arası Diyalog Komitesi Alevi Temsilcisi Hasan Kılavuz ile yaptığı: “Aleviliğin Kıblesi İnsandır” başlıklı röportajı; Alevilerin yaşam biçimiyle özdeş, aydınlatıcı, Alevilik tanımına yerinde bir ruh katan, elit , Sünni ulamaya de olumlu yanıt içeren bir yazı… Bu yazı okunsun diye alıntı yapmadım. Ayrıca bir Alevi olarak, Hasan Klavuz’un , yazıda sözünü ettiği “tebliğ” in çerçevelenip tüm Cem Evlerine asılması önerimdir.. * Doğan Munzuroğlu’nun “Cemevleri ibadethane mi kültür evi mi? sorgulaması bu yazıya bir bütünlük kazandırıyor: Yazar, “Cemevlerinin kutsiyetini zedeleyen davranışlardan biride siyasi liderleri açılışlara çağırmaktır… Semahı düğünlere taşıyanlar ve devlet bürokratlarının karşılanmasında seyirlik oyunlara dönüştürenler”..den ve emekçilerin, “(cem)i sirk eylediler” deyimine yer vererek, Alevi liderlerinin ikircikli davranışlarından yakınıyor. * “Dersim’de İKLİM”in başarısında önemli katkısı olan Genel yayın yönetmeni Emrah Önder, “Bombalar Türkiye’ye Atıldı “ başlığında ; “Önümüzde duran net bir şey var..Oda artık çuvalına sığmayan bir mızrak haline gelmiş olan “derin devlet” olgusudur..” sunuşu; gündeme renk katan seviyeli bir söyleşi. Ülke siyasetine yeni bir atılım, yeni bir renk katan Demokratik Toplum Partisi’nin, Eşbaşkanı Aysel Tuğluk, yanıtlarında Kürt sorunu, üst kimlik, askerlerin yargıya müdahalesi, DTP yenilikleri vs gibi çok nemli konulara açıklık getiriyor.. * Ferhat Tunç’un derdi “Bizim Derdimiz “Dert söyletir” diye bir söz vardır. Bizim için bu “dert”, doğarak ruhunu edindiğimiz topraklardan sürgün edilmemiz demektir. Bu “dert” , ekmeğini çocuklarının kanına bandıran bir sistemin karşısında durmak demektir. Açlık, sefalet, doğanın tahribatı, zulüm ve sömürüyle, dünyanın efendileri olmak için kapışanlara karşı, dünyayı ve canlı hayatı savunmak demektir….” Bu satırlar, Dersim’in yiğit eri, çiçeği, ışkın boylu Ferhat Tunç’un yazısının ilk satırları. Okuyunca yüreğim burkuldu, başım iki dirsek arasında “dara durdu” öyle kaldı. Neden sonra, Kasım 2003 te “Ferhat Tunç’u anlamak” için şunları yazdığımı anımsadım “Bir ses sanatçısının halka mal olması; iyi bir sese sahip olması yanında halkın acı ve sevinçlerini bölüşmesi, toplumunun dili olması gibi üstün yetenekleri olmalı ki Bunların başında; sabır, cesaret, bilgi, iyi kalem tutması ve her şeyden önce de “yürekli” olması gelir. Ferhat Tunç’ta bu yetenek ve “yürek” var. Ferhat’ta “ bu yürek bu sevda varken ” zirveye tırmandıkça, Munzur Dağları gibi başının sürekli bulutlu olması yaşamın kaçınılmazı . Hani bir nedeni olmasa da: kayalara çarpan su aydınlığı yansıtan doruk özgürlüğün koyağında ki yürek “ yaşam suçlusu” nedenin hepsi bu…” Sonunu düşünen “kahraman” olamaz. “Pirim Dersime Gelmiş-İnsanlık ve Korku –Munzura bir karanfil de Benden- İnce Uzun Bir Yoldayım- Dersim’de Hayata “engelli” Tutunmak -Ben ve Kimliğim -Ülkem Nereye? Er Coşkun’un sevinci ile patlayan silahlar- Yine Dağlarda”.. uzar gider yazdıklarının başlıkları .ve ölüm bir kez daha “kara saplı bıçak gibi “anaların yüreğini dağlamayı beceriyor. (17 gencin katli üzerine) bir tek tümcesi, Ferhat’ı anlamaya yeter de artar be kardeşim. Ferhat, “sonunu düşünse”, Dersimli kor yüreklerde barınmazdı. Şan, ün “yiğitlik” kahramanlığın türevi. Festivallerde, Dersim-Munzur Aydınları Platformunda, Er Coşkun olayında, hasılı, her yerde Ferhat. Tehdit edilen, “derin yargı” dosyası “divana kalan” yine Ferhat. Irkçı şer erk, Ferhat’ın bu etkenliğini biliyor ki yöreye sokmamış. Bizim guguk kuş yumurtalılar kimden, neden yana? Bizde dernek, vakıf vs. yönetenler çoğunlukla aşiret destekli, politik amaçlı. Başkan seçilen “iş” yapmak yerine “has aşiret adamlığını ” yeğler. Kendi ve aşireti için engel sandığı tüm değerleri yıkmayı hizmet bilir. Politika insanları, sevme, sorunlarını giderme, uyum sanatıdır. Klasik muhalefet gerilerde kaldı. Dersim sevgisinin “tan yerine düşen” Ferhat, aşkı için kazma alıp Munzur Dağını delmiyor. Halkına hizmete, sorunlarını çözmeye adamış kendini. Fena mı?

İSLAMİ TERÖR

10 Haziran 2008

Terörizm: “İhtilalci gurupların giriştiği şiddet eylemlerinin tümü, tedhişçilik”, olarak tarif edilir. Bir değişiği, ülkemizde ırkçı iktidarın özel timlerince, kendi vatandaşını gizli, yargısız yok eden “derin devlet terörü”. Buna özdeş, acımasız, kuralsız, insanı olmayan, yeni fanatik bir terör de “İslami Terör”dür. Kuran’da ; “Ve sakın Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin; hayır onlar diridirler.Fakat siz bunun suurunda değilsiniz”(B.S.Ayet 154).Bu ve benzeri inanç öğretisi” İslam’da bilimsel doğru düşünceyi yok ediyor. Böylece inanç bilinci; “Dava uğruna öldürme ve ölümü en kutsal yaşam biçimi” yapıyor. Sayın Vecihi Timuroğlu, “Dersim’de İKLİM” Gaz.’nin bir önceki sayısında, iktidardakilerin böylesi bir din öğreti çabalarının kaçınılmaz sakıncalarını, her an olası, bir “İslami Terör”ünün sinyalini veriyor, özetle şöyle diyordu: “Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Bay Tayıp Erdoğan “islami terör” teriminden pek yakınıyor.. İktidarınız din öğretisine dayanıyorsa, dininiz de gerektiği zaman şiddete yönelecektir…Tanrı, yasalarının geçerli olmasını istiyorsa, doğal olarak Tanrısal şiddet kullanacaktır. 33. ayet(Maide)de iktidarı korumak için ne yapılmasını buyuruyor: “Tanrı’ya ve Peygamber’ine savaş açanların, bozguncuların cezaları öldürülmek ve asılmaktır”. Maide suresinin 95. ayeti Tanrının öç alıcı olduğunu buyuruyor… İslami şiddet yok demek tarihi bilmemektir. Ali’yi ve soyunu bırakın, Ömer’i Yeldeğirmeni denen iki başlıklı bıçakla camide öldüren Ebu Lu’lünün yaptığı nedir? Ebu Lü’lünün haracını vermemiştir Ömer. Osman’ın evine Mısırlı Gafiki, Kuteyre Sevdan, Kinane girmişler, Ömer’i karısı Naile’nin gözleri önünde boğazlamışlar( Kısası Enbiya c. 2 s. 354 M.E.B.Yayınları). *** Çeçen lider Şamil Basayev’in emriyle başlatıldığı belirlenen kuzey Osetya’nın Beslan kentinde 3 gün süren 1200 rehine eylemi, tüm dünya kamuoyu ve medyasınca insanlık dışı görülerek lanetlendi. Olayın vahşetini belirtmeye, basındaki bazı başlıkları sıralamak yeterli olacaktır. “Acı gerçek:Tüm teröristler Müslüman- son asırların en vahşi terör eylemi- İslam militanlar nefret uyandırdı- Tüm İslam düşmanı bir araya gelse ancak dinimize bu zararı verirdi- Terörist çocuklarımız çürümüş kültürümüzün bir sonucu.-Rusya’daki bu küçük çocukların suçu neydi?-İslamı çirkin emellerine alet ediyorlar –su içmeye, tuvalete göndermediler -Giysilerimizi ıslatıp “al sana su” dediler- idrarımızı içtik – şakağımıza silah dayadılar- Bacağınızı kapatın “günah”diye bağırdı- ben çocuklara kıymam diyen teröristi kurşunladılar-çocuklar bayıldı – “Kara dul” hastaneye sızarken yakalandı- Bomba basket potasından düştü patladı, Okulun çatısı çöktü – Spor salonu en az 200 kişiye mezar oldu.-Okul Morga döndü.- -Apo’yuda bir bebek bitirmişti- Teröristlerden biri Türk ,10 nu Arap asıllı- Finansör Ömer El Saif-Halk bir teröristi linç ederek öldürdü- Oğlum bizi tanımıyor – Alana’dan haber yok – Rusların 3 Eylül’ü -Amerika, BM, AB Putin’e destek verdi .. Özetlersek: “EN ACI YOKLAMA: güle oynaya okula gittiler, ateş ve kan dehşetinde kaldılar. İlk ders yoklamasında bulunmadan “ölüm listesi”ne yazıldılar” *** Yeni umutlarla, neşe içinde okula gelen bu; altı, yedi, sekiz, dokuz, on yaşlarındaki 1200 bebe çocuk, anne baba, önceden okula yerleştirilmiş, düzeni kurulmuş bombalar ve otomatik silahlar çemberi içine alınıyor. Teröristlerin iç çatışması ile patlatılan bombalarla spor salonu çöküyor. Otomatik silahların ateşe başlaması ile de oluşan cehennemi kargaşada ancak 200 kişi sağ kurtuluyor. Bu vahşet, bu barbarlık, bu hunharlılığı yapan, insanlık tarihinin bu en acımasız eylemini gerçekleştirenlerin tümünün Müslüman çıkması, İslam dünyasını da şoka soktu. İslam dünyası böylesi bir vahşet karşısında ilk kez sadist zulmünün çirkin yüzünü görüyor ve mert açık özeleştirilerde bulunuyor: “Ve işte bitti . Yine kaybettik Çünkü ölü çocuk bedenlerinin her şeyi bitirecek denli kaçınılmaz ve çarpıcı bir gerçeği vardır…Peki kim dinleyecek bizi? Sormazlar mı Hadi bunu Çeçen yapmadı peki iki ayrı hastaneyi basıp hastaları rehin alan kim demezler mi?. Ben artık şunu kabul ettim: her türlü zilletin altında inleyen İslam coğrafyasından “canlı yanında kelle kesmece “ ile”silahsız zavallı insanları namlu altında titremece” dışında bir eylem türü çıkmayacak. Kaba , kabul edilmez bir”barbar refleksi”.. Biz başımızı öne eğip “İslam teröre izin vermez, bir insanı öldüren bütün bir insanlığı öldürmüş gibidir” deyip durmak düşecek.”(A.Hakan) Dünya medyası, El Kaide örgütünü Çeçenlerin finanse ettiğini yazıyor. Başka türlü olacağı da düşünülemezdi. Bizim Irkçı–Dinci medyanın bu olay karşısında ki şaşkınlığı; yazma melekelerinin bozulmasına, göbek yağlarının erimesine yol açtı. Olay karşısında ,İslami fanatizm karanlığında ki “seriat ” istemcileri bir yana; Şöven ırkçılığını, “Demokrasi -aydınlama” çığırtkanlığı gölgesinde sürdürenler, yoz-dinci kesimle özdeş, Çeçen “din devleti” adına, Türk kızı Alana’ya” indirgeleyen ve eylemcilerden “bir Türk teröristin varlığını” kulak ardı edebilen M. Balbay: “Rusla evli Seyfi Doğan adlı Türkün eşi ve iki çocuğunun yer almasıTürkiye’nin etrafıyla bağlarının ne ölçüde derin örüldüğünü, örülmekte olduğunu da ortaya koyuyor “ diyecek kadar duygu ve ciddiyetten uzaklaşabiliyor. Leyla Zana eşliğinde, PKK plağını döndürerek akan kanı çaresizlik çukurlarına yönlendiriyor. Rusya’da ki 200 milyon içinde bir buçuk milyon Çeçen’in hak istemlerine evet. Ancak ülkesindeki 65 milyon içinde 20 milyon “Kürdün” kimlik istemlerine karşın; “ayrımcı-bölücü- terörist” gibi, kafatasçı mantığının kölesi olmasına ne demeli? Ülkemizin Çeçen teröriste, insanı ve parasıyla yaptığı yardımlar, sağlanan kolaylıkların faturası dün İstanbul, bu gün Beslan kentinde akan kanlarla ödendi. Evet bu kanlar bu yardımların diyetidir. Çeçen Teröriste ulusça yapılan yardım, sağlanan kolaylıklar,şenliğe dönüştürülen “Gemi-Otel” eylemi, hapisten kaçırılmalar, ve nasıl korunduğundan, Ruslara karşı nasıl kışkırtıldığından söz etmeyelim. Eski Başbakan Tansu Hanımın “örtülü ödeneğin kaynağını açıklarsam yer yerinden oynar” söylemini anımsatmak yeterli olacaktır. Kamuoyu bununla Çeçen teröriste verilen paradan söz edildiği bilincinde! Aklın yolu bir, “Kürtlerle” diyaloğa girmeyen Başbakan, rehine olayının ilk günü Ruslara, Çeçenle “diyaloğu” önermişti. Sonra Putin’i koşulsuz destekledi. *** Her türlü haksızlıklara karşı direnişin de bir haysiyeti var. “Biz çocuğuz ateş etmeyin “ diye inleyen, yalvaran bu bebe çocuklara, anne-babalarına yapılan bu “Cihat” insanlık dışı bir vahşettir. En çirkin savaşta bile okullar ve hastanelere saldırılmaz. Silahsız, güçsüz çocukları kıymak, hiçbir toplum anlayış, inancı veya kitabına sığmaz. Kısa süre içinde; Moskova Metrosundaki intihar saldırısı, iki Rus uçağının düşürülmesi ve şimdi Beslan barbarlığı… 200 milyon Rus içinde % bir olan Çeçen teröriste “taşronluk”, İslam’ın basiretsizliği. Ülkemiz de, Çeçen’e yaptığı yardımla, bu akıtılan kanda pay sahibi. *** Dersim’in aşılmaz dağları, geçilmez ırmakları, doğa ile özdeşleşen görkemli coğrafyasındaki ayrı inancından dolayı insanı, doğuştan potansiyelli suçlu oluyor. Tarih boyunca çektiğimiz çile, uğradığımız zulüm, unutulmaz denekliğimizle biz bu vahşet ve barbarlıkla kucak kucağa, aşinayız. Yaşadıklarımızla, 38 de hamile hanımların karınlarını deşen, çıkarılan “cenin”lerin süngü ucunda dolaştırıldığının tanığıyız. 1978 de K.Maraş’ta silahlı gurupların önceden belirlenen Alevi ev-iş yerlerine “Alahu-ekber- Alevilere ölüm” nidalarıyla 107 masum öldürüldü. Malatya, Çorum’dan sonra, 1993 yılında Sivas’ta yine Camiden çıkanlar, hükümetin bilgisi, güvenlik güçlerinin gözü önünde Madımak Otel’de, 37 Aydını diri diri yaktı. Gazi Mh.. Olayı kendi başına bir vahşet ve adaletsizlik abidesi. Bütün bu suçluları , bu güne dek , ne MİT belirledi, ne Emniyet yakaladı ve nede yargı adaleti sağladı. Anlaşılan demokrasi ve hak anlayışımız “tek soy- tek inanç ZORUNDAN kurtarılmadıkça bu devam edecek. Bu günkü Yargı- MİT- Emniyetin kan kaybı, bunun açık bir yansıması, ilahi bir bedeli olmalı! Ne dersiniz

Ferhat Tunç’u Anlamak

10 Haziran 2008

İyi bir ses sanatçı olmak, kapalı-açık salonlarda, barda-sazda, onlarca enstrüman eşliğinde, yanıp sönen, renkten renge giren ışık huzmeleri altında, kamaşan gözlerle, yaşamını “kadehe” sığdıran, mutlu azınlığın sesi olmak, sabahında renkli medya sütunlarında görünmek elbet ki güzel.(Bülbülün sesi güzel, kafeste tutulur. Ne ki halkın yüreğinden öte kafesi yoktur) Bu “mekanlara” sığmayan, ses sanatçıları var.. Bayırları -çayırları mekan edinen, sesini doruklardan aşıran, anne sütü kadar ak çağlayanlarda dinlendiren, bu sularda sazına düzen veren, halkının sorunlarını yüklenen, ülkeler halklarını kucaklayan halk sanatçıları .. Bir ses sanatçısının halka mal olması; iyi bir sese sahip olması yanında, onların acı ve sevinçlerini duyumsaması, bölüşmesi, dili olması gibi üstün yetenekleri olmalı ki bunların başında ; sabır, cesaret, bilgi iyi kalem tutması ve her şeyden önce de “yürek” gelir. Ferhat Tunç bunlardan biri… Ferhat Tunç, halkının tarlasında topladığı “firiğ” (buğday başağı) demetlerini sanatçı dağarcığında olgunlaştırır, “Karcaoğlan ve Yunus Emre ile halk edebiyatının çağdaş yorumu” eleğinden geçirdikten sonra türkülerini; “Özlemi Dağlar Gibi”olan “Gülvatan” halkına sunar. “Kavgamın Çiçeği’inde: Vurgunum Hasretine diye “Firarı Sevda”yı Munzur koyaklarında gece gündüz gezdirir, “Ay Işığı Yana Yana “faili meçhul” ve “Cumartesi Anneleri” için “Kayıp” arar. ”Kanı Susturun diyen, yürekleri Ateş Gibi közleşmiş acılı çığlıkçılara ,”Yaşamak Direnmektir” betimlemesi ile Pir Sultan’ı anımsatır. Ferhat Tunç, çocukluk ve gençlik yıllarını Dersim de geçirmiş. Tam bir Dersimli; Bir aşiret çocuğu aşiretçi değil, bir inanç sahibi gerici değil, bir cumhuriyet çocuğu “ırkçı-Turancı” değil; birlikte yaşam, hakça paylaşım, insan hakları, demokratik eşitlikten yana. Ferhat’ı geç tanıdım.1999 da çıkan Dersimden Portreler kitabımda yer alırken, Dersim’i :”etekleri meşe ağaçları, dorukları ardıçlarla bezenmiş, yüksek dağların ardında güneşin bile bir başka güzellikte doğup battığı, ateşin, suyun ve musahipliğin kutsal sayıldığı, ayın bile her gece güzelliğini kıskandığı bir diyar “ diye tanımlar. Bu portresine “Dersim Çığlığı”adlı yakınmasını almışım. ”Ferhat onda: “İnsanım diyen her kes ”Dersim’de olanları görebilir, yaşananları duyumsayabilir, yaşatılanlardan utanabilir, Dersim Çığlığını işitebilir” diye haykırıyordu. Ferhat’ın bu haykırışı, yeni çıkan(2003 Tem.) Dersim Çığlığı kitabımın temel taşı ve isim babası oldu. Yarı yaşımda olmasına karşın, Ferhat benden değil ben Ondan etkilendim. Onun, duygu yüklü sanatkar esnekliğim olmasa da, aynı coğrafya üzerinde konumu değişmeyen “Dersim Çığlığı’ için aynı şeyleri gördüğümüzü, aynı acıyı paylaştığımızı görülüyor ve Ferhat Tunç’u çok iyi anlıyor diyorum ki; “bir coğrafya ki ezelden zulmün tetik eri bir can ki doğmadan tüm suçluluğu belli bir halk ki oku namluların ucunda gerili bir inanç ki arap şeriatında yok yeri ne 38 kırımında ne F tipi hücrede tükendi ne yıllar yılı gıda ambargosu zulmünden yıldı ne Pir Sultan coşkusundan geri kalmasını bildi ne yasak/ açlık/ süngü /kurşun önünde eğildi” Dersim insanının baş eğmeyişi, Anadolu toplumu içinde “dik başlı”- “asi” görülmesi; kartal kanatları arasında dik duran dorukların, doğayla özdeşleşen özgür düşünce yaşamına dayalı. Ferhat“Burası Dersim.. Kahpeliğe ve zulme meydan okuyanların ölümsüzleştiği yer” ve “Bu dağlar geçit vermemiştir kahpeliğe ve soysuzluğa” derken, Derim Çığlığı’ım da “sürgün” diye ölüme götürülen Sıléman Ağa “dağların bize sözü var “ diyor. “bağlamayın ellerimi / kollarımı sallayacağım el atacağım kulağa / uzanacağım sıcak türkülere sesleneceğim kurda kuşa gelmesinler başka bahar inmesin eteklere geyikler / balıklar suda oynaşmasın havada çakal kokusu / kanat çırpmasın kuşlar geçit vermesin kahpeliğe / dağların bize sözü var” (age) Ferhat’ta “Bu Yürek Bu Sevda Var İken” zirveye tırmandıkça, Munzur Dağları gibi başının sürekli bulutlu olması yaşamların kaçınılmazı. Hani bir nedeni de yok: “kayalara çarpan su aydınlığı yansıtan doruk özgürlüğün koyağında ki yürek “yaşam suçlusu” hepsi bu” (age) Ferhat Tunç, sesi ile kitleleri coşturan, kalemiyle toplumsal sorunları yüklenen , “Kavgasının Çiçeğini” dirençli bir yaşamda yeşerten, hareketli, çağdaş, ufku geniş bir kişilik. O düşünen özgürlük düşkünü Dersim gerçeğinin bir yansıması: “kafatasım duvar değil beynime düşünürüm ilmik geçse de boynuma”

Fabl öğretiler

10 Haziran 2008

Son yıllarda Ülkeyi çıkmaza sokan, tüm insani değerlerin, bilimin-bilginin, hak-hukukun dışlandığı, bireysel çıkarların “çeteleştiği”, halkın, devletin, soyulduğu, devlet derinleştikçe terörleştiği, krizlerin sıklaştığı, karanlıkları yaşadık. Bu gün de bu oluşumlardan tamamen kurtulduğumuz söylenemez. Üst düzey yöneticileri ve buna paralel Parlamenter “dokunulmazlığı” zırhı içinde egemen güçlerin yasaları hiçe sayma, istediklerini yapma, “iş yapmaz” makam ve “mevki” sahiplerinin kol gezdiği bilinmektedir. İnsanlar, çağlar boyunca egemen güçlerin zulmü karşısında; bilgeler bildiklerini, düşünenler düşündüklerini, yazarlar yazdıklarını, topluma ulaştırmak için: ima yollu hiciv, fıkra, karikatür vs. yolları seçmişler. Bu yollardan biride Fabl. Bizde, hayvanların “hayvanlıklarını” konu edip, insani sorunları dile getiren, bir- iki genel öğretiden söz edelim: Birinci Ders *** Bir ağaca konan bir karga ,bir iş yapmadan gün boyu yan gelir yatar. Buna özenen bir küçük tavşan bu kargaya yanaşır: “Bende bu ağacın altında sizinle gibi yan gelip yatabilir miyim? Karga;“Niye olmasın ,tabii ki yatarsın” diye tavşanı yanıtlar. Küçük tavşan karganın konduğu ağacın altında yere uzanır ve bir iş yapmadan yan gelir yatar. Ağacın altında bu küçük tavşanın yattığını gören tilki yakalar, yer. öğreti : 1-Hiç bir iş yapmadan yan gelip yatmak insani değil. 2- Yan gelip yatmak, üst mevkilerde olmayı gerektirir. *** ikinci Ders Hindi, bir ağacın altında otlayan öküze danışır: “Öküz kardeş şu ağacın en üst dalına çıkmak istiyorum . Ne ki oraya çıkacak enerjiye sahip değilim. Ne yapmamı önerirsin?” Öküz hindiye: “Bak benim öbek öbek yaptığım dışkıyı insan oğlu gıdasını elde etmekte kullanıyor. Yaptığım dışkıyı didikle içindeki taneleri ayır ye, gereksinimin olan tüm gıda ve enerjiyi elde eder, birkaç günde en üst dala çıkabilirsin”.Hindi öküzün önerisine uyar. Birinci gün bir öbek dışkıyı didikler ayırdığı tahıl tanelerini yer. İlk gün bir, ikinci, üçüncü gün derken ağacın en üst dalına çıkar. Ağacın üstünde hindiyi gören çiftçi silahını doğrultur hindiyi öldürür. Öğreti 1: Başkalarının pisliği sizi zirveye çıkarabilir, ancak sizi orada tutmaya yetmez. *** Üçüncü Ders İnsan bedeni yaratıldığında, uzuvlarından her biri, kendisinin “Reis” olmasını ister. Örneğin beyin; “Ben Reis olmalıyım, çünkü tüm bedeni ben yönetiyorum.. Ayaklar: “Biz reis olmalıyız.O bedeni biz taşıyoruz..” Kollar: “Biz reis olmalıyız, çünkü bütün işler bizimle görülür. Böylece kalp, ciğer, gözler vb. her uzuv önemini belirterek reis olmasını istemiş. Ancak uzuvlar, (anus)un reis olma isteğini alaya almış, çokta gülmüşler. Uzuvların bu tavrına alınan (göt), önemini belirtmek için grev kararı almış, deliği dışkı trafiğine kapamış. Kısa surede beden de; gözler kapanmaya, eller tutmamaya, ayaklar çarpılmaya, kalb teklemeye, ciğerler de panik, beyinde ateş yükselmeye başlayınca işlevsiz kaldıklarını gören uzuvlar (göt)un reis olmasında karar kılmışlar. (göt) oturduğu yerde bok atarken bedeni işletmek diğer uzuvlara kalmış. Öğreti 1 : Baş(amir) olmak için beyin gerekmez. Öğreti 2: Bir lağımlıkta pekala bu işi görür. *** Dördüncü Ders Küçük bir kuş yavrusu, sıcak bölgeye doğru uçarken soğuk bir hava dalgasına yakalanır, bir çayıra düşer. Çayırda kendisine sıcak bir yer ararken bir ineğin peşinde düşer. Donmak üzere olan bedeni üzerine inek dışkısı düşer, küçük kuş nefes alamaz, öleceğini sanır. Dışkının sıcaklığı küçük kuşu canlandırır. Kendine gelen küçük kuş kurtulmanın sevinci ile ötmeye, cıvıldaşmaya başlar. Kuş sesini duyan bir kedi, sesin geldiği yere yönelir, inek dışkısı içinde canlanan kuşu bulur yer. Öğreti : 1-Üstünüzü pisleten herkes düşmanınız değildir. 2-Sizi pislikten çıkaran herkes dostunuz değildir. 3-Pislik boğazınızı aşmışsa, ağzınızı kapalı tutun. *** Beşinci Ders Tilki bir ormanda gezinirken bir ağacın dalında asılı bir geyik budu görür, kontrol etmeye başlar ve anlar ki tuzak . Yeterince uzaklaşır ve bekler. Bir az sonra bir kurt gelir, ağaç dalına asılı budu görür, tilkiye; ”ağaca asılı bu budu niçin yemedin?” diye sorar. Tilki sakin bir tavırla;” dün rüyamda annemi gördüm,bu gün orucum” der. Güçlü kurt “buda” uzanır uzanmaz ani bir patlama, kurdu tepetakla ileriye fırlatır. Bir süre sonra kanlar içinde kendine gelen kurt, tilkinin “budu” yediğini görünce: “Lan şerefsiz hani oruçtun?”. Tilki “budu” yerken: “Bir az önce top patladı, duymadın mı kurt kardeş? diye de dalgasını geçer.. Öğreti : 1- Başkasının önündeki lokmaya göz dikme . 2- Emeksiz lokmanın yutulması güç olur. 3- (Us)a dayanmayan güç başarıya ulaşmaz. 4- Oruçlu olma, şerefli olmanın ölçüsü değil.

Paşavenkli Paşa

2 Mayıs 2008

Pertek’in güneyinde “Paşavenk”  adında bir köy vardır. Bu köyde  ünlü bir paşa yaşar; “Yalnız bu köyün değil, bütün Dersim’in kalbur üstü eşrafından Hacı İshak Paşa;, Otoritesi ve zenginliği kadar zalimliği ile  de dillere destan. Bu yörede adını şanını duymayan, duyup ta çekinmeyen yok. Öylesine zengin ki ; “Muhteşem” konağına, giren çıkanın haddi var hesabı yok. Konuklarından her gün on beşi gider, yirmisi gelir; kuzular, koyunlar, koçlar danalar kesilir.  Konağın haremi, özel hocası,  eğiticisi çalışanı, hizmetçileri hesapsız..
Paşa, konağında  konuk bulunmadığı günlerde haremde eğleşir, ancak saat ikiye doğru selamlığa çıkar.  Paşanın harem dairesinden  selamlığa gelmesi özel merasime tabidir: Önce, paşanın özel hizmetçileri ortalığı temizler, yastıklarını, sergilerini yerli yerine kor, düzeltir. Sonra  paşanın kehribarlı, uzun yasemin sigara çubuğu el üstünde büyük bir  itina ile getirilir, köşeye yavaşça konur. Odadaki cemaat; paşanın çubuğu geldi diye hep birden ayağa kalkarlar. Çubuğu getiren hizmetçi hürmette hata etmeyerek arka arka geri çekilir. Paşanın  tütün tablası gene aynı saygı, hürmetle  el üstünde getirilerek çubuğun yanına konurken cemaat bir kez daha ayağa kalkar. Paşanın kış ise kürkü, yaz ise ipek abası atlas bir bohça içinde getirilir. Dördüncü olarak  mendili aynı merasimle getirilir, yerine konurken,  cemaatın hep birlikte  ayağa kalkması asla ihmal edilmez. Bütün bu hazırlıktan biter, ardında  paşa hazretleri  öksürerek geldiğini belirtir,  harem dairesinden selamlığa gelir, ve  odakiler tekrar ayağa kalkar, konuk dışında tümü dışarı fırlar,  konuklara  oturmaları için müsaade edilir ve öyle otururlar.Paşa, otoritesi sarsılmasın diye her önüne gelenle  konuşmaz ve kimseyi dinlemez.
-Paşa bir gün berberde tıraş olur, berberin  işi biter. Paşanın  gözü iki kıla takılır, Paşa yanında el pençe duran adamına ; “berbere söyle yandaki şu iki teli alsın” diye emir verir.
*
-Paşa ,komşularından bir ermeni köylüsünün  kendi köyünde ki üzüm bağına göz koyar,  Ermeni’ye, bağın “paşa-ağa” malına katmasını, vermesini ister, vermeyince de el koyar.
İkinci Meşrutiyet ilan edilince, Ermeni mahkemeye başvurur  paşanın zaptettiği bağın kendisine geri verilmesini, adaletsizliğin giderilmesini ister. Mahkeme başvuruyu Hacı İshak Paşa’ya  durur ve keşfe geleceğini belirtir. Paşa daha da geç gelinme isteğini mahkemeye iletir, mahkeme gecikmeyi kabulle keşfi sonraki  bir tarihe atar.
Paşa bu gecikmeden yararlanır, bütün adamlarını işbaşı yaparak üzüm bağını tamamen söktürür ve yerine arpa ektirir.  Arpa yeşerince keşif heyetine işinin bittiğini haberini  salar. Keşif heyeti ve beraberinde köşke gelen konuklar fevkalade ağırlanır ve eğlendirilir. Sabah erken keşfin icrası için de dilekçe sahibi ermeni çağrılır. Hep birlikte konaktan hareket eder, bağ yerine gider.
Bakılır  ki “Üzüm bağı” olduğu  ileri sürülen  yer,  arpa yeşermiş bir tarla. Bu hali gören ermeni neye uğradığını şaşırır ve halka dönerek: “Ey komşular ben turam siz söyleyin burası bağ mıydı tarla mıydı? Paşa atılır;  “Komşular burası benim tarlam değil mi? Köylüler hep bir ağızdan; Biz dinimizi imanımızı karalamayız Allah için söylemek lazımsa, biz bizi bileli burası bağ değil tarladır ve de Paşa hazretlerinindir..” Diye tanıklık edilir. Yerin bağ olmadığı, tarla olduğu tespit ederek konağa dönülür.
*
-Paşa  tazılarıyla bir kış günü Pertek’e tavşan avına gelir.. Perteklilerin tazıları hiç sektirmeden gördükleri tavşanları yakalar.  Daha besili, bakımlı  olan Paşa tazıları hiçbir tavşan yakalayamaz .Buna karşın Pertek halkı ; “Paşanın ala tazısı”, “ büyük boncuk yakaladı” şeklinde komplimanda bulunur. Bunu gören Hacı İhsak Paşa, akşam  sohbetinde halkta sorar:” Aziz komşularım bu gün yapılan avda benim tazılardan hiçbirisi bir av peşinden gitmedi, ara sıra koşanlar da avlarını kaçırdı. Bütün tavşanları, sizin ufak tefek tazılarınız tuttu. Oysa sizler Paşanın tazıları tuttu deyip benim tazıları alkışladınız, ben bunu  anlayamadım” der..
Perteklilerden Küçük Mehmet Efendi  adında vergi katibi;  “Paşam sizin tazılar Allah  emanet  aslan gibidirler, bunları gören tavşanlar yakalanmamak için can havlıyla  koşmak değil uçmaktadır. Bizim tazılar ise ufak- tefek, cüce- büce enikler, bunları gören tavşanlar, fazla koşmağı gerek görmüyor. Enikler bu fırsattan   faydalanarak tavşanları  yakalıyorlar.
İkincisi, sizin tazılarda merhamet var, dağda kendi halinde gezen hayvanların kanlarına girmek istemiyorlar da ondan ötürü av yapmıyorlar” diye yanıtlar.
*
-Paşa’nın otlaktaki sürülerinden biri, bir gün çobanın gözü önünde kaçırılmak istenmiş. Çobanın tepki göstermediğini gören haydutlar, çobana; “ hey sürünü kaçırıyoruz, umurunda değil, ne köpeğin, ne de bir  telaşın var,  böyle olunca biz heyecan duymuyor işin zevkine varamıyoruz. Soluğun  kesildiyse  korkma,  bize çoban değil koyun gerek, ” diye çobana sesleniyorlar.  Çoban oturduğu yerden; “Siz kim Paşavenkli Paşanın sürüsünü  kaçırmak kim” deyince haydutlar sürüyü bırakır  kaçarlar. Bunun üzerine çoban:
“Kurban olayım O köpeğe ki kendisi Paşavenk’te yatar daha ürümeden dağdaki kurtlar sürüyü bırakıp Kaçar” der.
*

Bir Efsane Adam: Yılmaz Güney

1 Mayıs 2008

“Dersim’den Portreler” kitabımda : “Dersim ; hainliğe, hileye, hurdaya, korkaklığa, kalleşliğe yol vermeyen, gönüllerinde insan sevgisi, beyinlerinde sömürüsüz-sınıfsız ideallerin volta attığı bir gül bahçesi. Bu bahçede yaşam bulan insanının baş eğmeyişi, Anadolu toplumu içinde “dik başlı”- asi” görülmesi ; bu insanların kartal kanatları arasında, doğayla özdeşleşen özgür düşünce yaşamına dayalı “ denmişti.. Yılmaz Güney, incelendiğinde; davranışı, ataklığı , gözü pekliği, haksızlığa karşı çıkışı, boyun eğmeyişi, düşündüğünün eri, fakir fukaradan yana , toplumsal yıkıntıyı, sosyal adaleti sağlamak için sol düşünüşün bu “yılmaz” emekçisi ve bir az de aykırı nitelikli kişiliğiyle bu yoruma uyar, yani tam bir Dersim’li. Hatta , “Ne güzel şey, dünyanın bir yerinde, hiç tanımadığınız birinin acısını acınız saymakla ”; ırk, inanç, renk, yer ayırımını yapmayan Yılmaz, Dersim’i aşan, kıta coğrafyalarının bir hünerli adamı oluyor. *** Sürgün Dedenin Sürgün torunu Toplumları Anadolu toprağı içinde dağıtmak, sürmek , yer değiştirmek bir Osmanlı geleneğidir. Osmanlı otoritesini sarsmaya çalışan her kesim, çoğu kez sürgünle cezalandırılır. Bu sürgünlerde amaç sürülenleri, süründürerek “ıslah” etmektir.. Bu sürgünler, yerleştirildikleri yerde genellikle , etkili bir aşiretin himayesinde tutulur. Dersim’den Siverek’e sürgünü öngörülen on hane(aile) arasında Yılmaz’ın dedesi de var. Bunların bulundukları “Desemen” Küyü adını, etraf halkın bunlara “Desimam”- Desmal-Desimliler ayırım ve tanımından gelir. Babası Hamit Siverek’te büyür, ilk eşi “Güllü”, Muşludur. Hamit, içlerine düştüğü aşiretin, itilmesine, horlanmasına dayanamaz, boyun eğmez, çatışır. Sonunda bir kan davası nedeniyle Adana’ya göç etme zorunda kalır. Yılmaz Adana’da doğar. Asıl adı, Yılmaz Pütün’dür: Yılmaz Pütün’ün potansiyel suçluluğu dedesi ile başlar *** Yılmaz, “Yılmazı” anlatıyor “Bir sanatçı olarak “ Yılmaz Güney” diye bilinirim. Asıl adım Yılmaz Pütün’dür. Adım; Zorluklar karşısında eğilmez,mutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve baş eğmez anlamına gelir. Pütün ise bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeği demektir. Dokuz yaşından bu yana hayatımı çalışarak kazandım . İlk dana gütmekti. Çocukluk, gençlik yıllarım yaklaşık 15-16 yaşına kadar köyde geçti. Arabacılık, ırgatlara suculuk, çapa çekimin de artçılık, pamuk toplayıcılığı, bağ bekçiliği, simit, gazoz satıcılığı vs. işler yaptım. Objektif olarak sosyal konumum göç etmiş bir Kürt babanın çocuğuyum. Öğrenimim yarım kalmıştı. Önümdeki tek yol kendimi hayatın okulunda, hayatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığı ile eğitmekti. Öyle yaptım…Kitaplar sineme, iş, cezaevi, acımazsızlık, hayatın katı kuralları, toplumsal baskılar, kahpelikler, yiğitlikler… Karşılaştığım zorlukları yenmek için dinamik ve kararlılık.öğretmenlerimden biri “zordur”.. Sanata meraklıydım ve hikayeler yazardım. 1955’te bir hikayemden ötürü takibata uğradım. 1961 Mayısı’nda cezaeviyle tanıştım. 1962’de cezam bitti. Konya’ya sürgüne gönderildim.. En çok imzayı polis defterine attım: 180 defa….. 1968’deaskere gittim. 1970 Nisan’ında döndüm.Hayatımın çalınan iki yıl… 1971 de on binlerce aydın sanatçı, yazar gibi bende gözaltına alındım. Sözlü bir emirle ve tehditle yine Nevşehir’e üç aylığına sürgün edildim. 1972’ de devrimcilere yardım ettiğim gerekçesiyle tutuklandım.. 1974 Eylül’ünde bir cinayet olayına adım karıştı ve 19 yıla mahkum edildim. Cezaevinde iken, Güney adlı bir sanat-kültür dergisi çıkardım.13 sayı sonra dergi kapatıldı. Yazılarıma on ayrı dava açıldı. İstenen ceza toplamı yaklaşık yüz yıl.. 1981 Ekim’inde izinli çıktığım Isparta yarı-açık ceza evine dönmedim. Yaklaşık 12 yılımı cezaevinde geçirdim. Sonrada Yurt dışına çıktım..”. Adana’da liseyi bitiren Yılmaz Pütün, Ankara Hukuk Fakültesine yazılır, sonra ünlü yönetmen Atıf Yılmazın etkisiyle, İstanbul İktisat Fakültesine girer. Bu, Yılmaz Pütün’ün sonu, Yılmaz Güney’in başlangıcı olur. *** On parmağında on hüner “Bu Vatan Çocukları, Alageyik, Karacaoğlnın Kara Sevdası, Tütün zamanı zamanı,Ölüm Perdesi, Dolandıcılar Şahı, Kızıl Vazo, Seni Kaybedersm, Tatlı Bele gibi filimler” Yılmaz Güney’in Oyuncu, senaryo yazarı, yönetmen yardımcısı emeği geçen filimler olmuştur(1958-1961) Lise yıllarında And ve Kemal Film çalıştı ve Güneydoğu illerini dolaştı. Yazarlığa yönelmesi, hikaye yazması bu döneme rastlar. 1957’de “On Üç” adlı dergiye yazdığı “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemi” öyküsü yargıya takılır, 1961’de sonuçlanır: İki yıl hapis-sürgün, ömür boyunca kamu hizmetinden yoksun bırakılır. Yılmaz Güney, bir film setinde hapse atılır. Cezası bitiminde İstanbul’a dönen Yılmaz’ı zor günler bekler. Ancak O içinden çıktığı halk kitlelerinin sorunlarına karşı duyarlılığının pekiştiğini anlar. Bu ilk hapislik deneyi, dolu verimli, eğitici olmuştur. “Boynu Bükük Öldüler” romanını bu donem yazdı. Yılmaz zamanla yarışır, yaşamını yeniler, işe küçük şirketlerle başlar. Çalışmalarında film senaryosu, çekimi, oyuncusu., yönetimi üslenmek zorunda kalır. Bu O’nun deneyim ve teknik bilgi birikimini pekiştirir. Yalnız kalır, horlanır, itilir. Ancak o “yılmaz”lığı ile bütün bunları aşar, kendini aşma becerisini kazanır. “İkisi de Cesurdu” ile başlayan “Mor Defter- On Korkusuz Adam- Konyakçı- Ben Öldükçe Yaşarım- Çürkin Kral “ bu dönemin anılması gereken eserleri, ”Hudutların Kanunu” Yılmaz’ın kendini bir oyuncu olarak kabul ettirdiği, tanıttığı film olmuştur. Bunlarda alışılagelmişlik yerine yeni öz biçim bulan bir karakter sergiler. “Umut” filmine uzanan yolda: “İnce Cumali- Kızılırmak- Karkoyun- Kurbanlıl Katil- Aç Kurtlar- Seyit Han- Bir Çirkin Adam “ filmleri Yılmaz’ın; oyuncu, senarist ve yönetmen olarak başarı zincirinin ara halkalarıdır. Ülke sinemasına yeni bir imaj getiren, halkın ezilmişliğini, öfkesini, hüznünü eleştirel bir bakışla yansıtan, sevincini beyaz perdede canlandırdığı tiplerle bulduğu, öcünü onunla aldığı “Çirkin Kral” aranan kişilik olur. Yılmaz Güney, çıkışı olmayan umutsuz çabaların gerçekçi yüzünü, askerlikten sonra “Umut”ta seriler. “Umut” , ülkemizde toplumsal çalışmaların, değişimlerin yoğun olduğu önemli bir dönemin ürünüdür.Yüz yıllar boyu ezilen, sömürülen halkların, egemen otorite aracılığı ile nasıl pasife edildiği, şartlandırıldığı ve kurtuluşu nasıl metafizik yollarda aramaya koyulduğunu belgelemesi yönü ile Ülke sineması için bir dönem noktası olmuştur. Bu nedenle Yılmaz’ın “Umut – Hudulkarın Kanunu” gibi filmleri , egemen sınıfının çıkarını koruyan “ sansür Yasası”na takılmaktan kurtulamamıştır. “Umut” 1970 ‘te Altın Koza’da onur verici birincilik alırken, filmin halka gösterilmesi engellenir. Fakat Yılmaz Güney halkın umudu olur. Bütün bu engelleme ve baskılar, O’nu yıldırma yerine yeniliyordu. Sürekli araştıran, halkın öz değerlerine yaklaşımlar üreten, inandığı yoldan sapmayan olgun bir sanatçı yapıyordu. “Ağıt- Acı- Mutsuzlar- Baba” bu dönemin ürünleridir. 1970’ ler Türkiye’sinde “Baba “ filminin ödül almaktan alıkonması, “Boynu Bükük Öldüler” Romanın Orhan Kemal Armağanı’nı alması , Batı ülkelerinde Yılmaz’ın “Yılın Sanatçısı” seçilmesi, bu olguların yankılanması engellemeler yetersiz kaldı, 1972 Yılı “ Güney Yılı” olarak tarihe geçti. Senaryosunu hapiste yazdığı “Yol” filmi 1982 Yılında Cannees Film Festivalı’nde Altın Palmiye Ödülünü aldı. “Yol” Filminden sonra Türkiye’deki hapishaneleri konu alan “Duvar” filmi gerçekleştirildi. “Duvar” ülkemizde 198o askeri dönemin : işkence, zulüm, baskı duvarı ile sarılan halkımızın, kurtuluş mesajını içeriyor. *** Evrene mal olan Yılmaz Güney Bütün bu çabalardan sonra Yılmaz Güney’in Evrensel kişiliğinin harekete geçtiği, çalışmalarını Latin Amerika’dan İran Kürdüstan’ına, Güney Afrika’dan İspanya ve Yunanistan’a dek bir çok ülke sorunları üzerinde yoğunlaştırdığını görüyoruz. Ancak Ömrü bütün bunlara yetmedi. Türkiye ve benzeri ülkeler sorunları gibi benliğini, vücudunu sinsice saran kansere yenik düştü (Paris 1984) *** Sakıncalı Yılmaz Güney Yılmaz Güney: Halkını egemen güçlere karşı koruduğu, zulmü, baskıyı, sömürüyü ve bunlardan korunmanın yollarına parmak bastığı için, ülke halkının uyanmasını çıkarları için istemeyen, bu egemen güçlerce bu güne dek “Sakıncalı” sayıldı. Bir çok vatanperver bilge aydın gibi çalışmaları fikirleri ,düşünceleri hep tutuklandı, vatan haini kabul edildi hapisten hapise sürüklendi. Bütün çalışma ve çabası uygar ülkelerce övgüye, sanat eserleri ödüller üzerine ödül alırken ülkesinde , düşünceleri halka yansıtılmaz, filmleri gösterilmez biri olarak toplumdan uzak tutuldu. “Hain” ilan edildi. Oysa oyunlarındaki coşkusu, yazımlarındaki halk gerçekliliği, yapımcılığındaki ustalığı, yüreğinin atışı ile halkın istemlerini yansıtıyordu. Ancak O’nun toplumsal bilinci yansıtma istenci, egemen sınıfı ve onların çıkarlarını içeren yasaları geçemedi ve sakıncalı oldu. Nitekim bu ceza yasaları Tüm AB ülkeleri baskı ve zoru ile halen ilkellikten kurtarılamamıştır. Paket paket çıkarılan uyun yasaları henüz AB ye girmemize yetmiyor. Peki şimdiye kadar bu yenilikleri önceden yaptırıma sokmayan çalışan düşünüşün günahı neydi? Halen bir çok aydın, yetişkin değer şimdi yurt dışın da, ölen ölüyor ölmeyen sürünüyor.. Yılmaz Güney’in kırkıncı yaş sızılanışı “..Hayat yollarım çamurluydu, engebeliydi, zordu. İçimde her zaman kasırgalar esti, düşüncelerim, özlemlerim ile hayatın gerçeği her zaman çelişti. Hayat defterim iyi notlarla kötü notların, düzensizlik ile düzensizliklerin, başarılarla başarısızlıkların, acılarla sevinçlerin harmanı oldu. Kimi zaman rüzgarların önünde savruldum, göçmen kuşu örneği, oradan oraya sürüldüm. Bu gün kırk yaşındayım, içimdeki fırtına henüz dinmiş değil. ..Halkıma ince, gelişen bir dalı uzatmak istiyorum. Sürekli üretmek, yeni şeyler yaratmak ve tanıdığım tanımadığım insanlarla dini, dili, rengi, milliyeti ne olursa olsun, kucaklaşmak istiyorum…. Ezilen bir ulusa mensup olmam, ezilen bir sınıfa mensup olmam, egemen sınıfın baskı , terör ve yasağı altındaki bir ideoloji ve dünya görüşüne sahip olmam yanımda, belki en avantajlı yanım… Toplumsal hayatın gerçeklerini, acılarını, bizzat kendi denetimlerimle yaşamış olmamdır. Bir sanatçı olarak sürekli zor içinde bulundum ve bu zorluklara karşı savaşmasını öğrendim. Kürt sorununu ortaya koyarken bir Türkiyeli olarak koyuyorum. Çünkü ben, esas itibariyle sınıf mücadelesine inanan bir insanım. Orijinim Kürt, fakat ulusal bir Kürt hareketi değil istediğim. Kürt, Ermeni vs. ne kadar ezilenler yaşıyorsa ülkemde, ben onların bayrağı olmak istiyorum…. Ancak ben birlikten yanayım. Yani Türk , Kürt, Ermeni, Rum işçisi ile ezilenlerin ülke sınırları içerisi birliğinden yanayım…diye ve mantıklı Türk -Kürt ortak paydasını dile getirir *** Yılmaz Günay’in yıktığı Amarikan sinema anlayışı Yılmaz Güney, büyük halk kitlelerini etkileyen sinema ile işe başlar. Amerikan sinemasının başını çektiği starlara dayalı sinema; halkı gerçekleri görmekten uzaklaştıran, uyutan, yabancılaştıran hayal dünyasına sürükler. “Yeşilçam” da tek başına da olsa, bu çürümüşlüğü yıkmaya soyunur. Halkın köreltilmiş, insanı duygularını yenileme savaşına girişir. Bununla Yeşilçam’ın halktan kopuk köprüsü olur. Bunu “Bir tarafta halkım var, halkımın sorunları var.. Öbür tarafta eline tabanca sıkıştırmaya çalışan, bir takım güzel kadınlarla seni yatağa sokmak isteyen insanlar var” şeklinde ifade eder *** Yılmaz Güney’in Sanatçı, Devrimci ve Siyası yönü Yılmaz Güney sanatçılığı, yürekli, devrimci kişiliği ve iyi bir kavga adamlığı ile özdeştir. Büyük halk kitlelerinin sorunlarını, bilime dayalı hep devrimci siyasetle çözüleceğinin bilincinde. Bu nedenle sınıf mücadelesi bilinciyle devrimci düşünceyi birlikte yaşama geçirmek ister. Bunların etkenlik sınırlarını belirlerken şöyle der: “Sanatsal çabala, çalışmalar, sınıf mücadelesinden ve bunun bir ifadesi olan siyasal mücadeleden kopuk ele alınamaz. Ben bir kavga adamıyım, sinemam da bir kavganın, halkımın kurtuluş savaşı sinemasıdır.. Bu nedenle sanatçı kişiliğim yanında, siyasi kişiliğim var ve bunlar birbirinden ayrı değil. Ve devam eder: “…kendi içinde sanatsal hareket, sanat çalışmaları, siyasi mücadelenin tüm işlevlerine sahip olduğunu iddia edemez…Sanat faaliyeti, sadece siyasi hareketin işini kolaylaştırır, fakat siyasi mücadelenin bütün rolünü sanat faaliyetine yüklemek doğru olmaz… Sanat tek başına devrim yapamaz, fakat doğru bir çizgiye dünya hakkında doğru bir siyasi görüşe sahip olan bir sanatçı, eserleri yoluyla halkla, kitlelerle çok güçlü ve geniş bağlar kurabilir. Ve bu bağlar çok siyaside olabilir. Bu anlamda sanat, siyasi propaganda ve siyasi ajitasyon için yararlı olabilir; ancak siyasi ajitasyon ve propagandayı basit ve kuru anlamıyla ele almayı red ediyorum..” Yılmaz Güney’in “sanat- sanatçı” yorumu : “Bir sanat eserinin değerini belirleyen en önemli ölçülerden biri öz ve biçim arasındaki uyumdur. Bana göre sanatın kaynağı hayattır… Hayat ve gerçekleri sanat eseri içinde eritilmelidir.Ancak böylece hayat sanata can verir. Sanat bir çeşit yabancılaşma eylemidir. Kökünü hayattan, gücünü ve etkinliğini ise hayata hesap sormaktan, meydan okumaktan alır. Bana göre sanat, insanın kendi dışındaki nesnel ve özel şeylerle, kavrayabildiği oranda başkalarınca yaratılmış, duygular, düşünceler, tutkular ve değişik ilişkiler bütünüyle , arasındaki ilişkinin özel bir biçimidir. Ayrıca sanat ve sanatçılık toplumsal işbölümünün bir biçimidir; bir doktor, bir mühendis, bir işçi gibi… İnsan, doğayla ilişkisinde, onu değiştirmeye çalışarak işe başlamıştır. İnsanın doğaya egemen olmasının gizi burada saklıdır. Sanatta bilinçli müdahalenin, yeniden yaratmanın , heyecanın, tutkunun sunuşu vardır. Sanatçıya “ sanatçı sıfatını kazandıran şey onun bilinçli sanatsal eylemi ve yarattığı şeye kattığı büyüdür. Sanatçı bir yaratıcıdır ve ürünlerini yaratırken, bir yanıyla tükenir, bir yanıyla da kendini yeniden yaratır. Kendini yeniden yaratmak, kendini aşmak, kendini boyutlandırmak demektir. Kendisiyle, toplumla özdeşleşen bir sanatçı kendisini yeniden yaratamaz, tükenir. Sanatçı, aynı zamanda , toplumdaki çeşitli sorunların, arayışların da sözcüsüdür. Bu anlamda , cesaret ve kararlılık, sanatçının kişiliğini belirleyen belli başlı öğelerden ikisidir..”. Yılmaz Güney sözünün eri, düşüncesiyle yaptırımlarındaki özün aynı olduğu, özdeşleştiği açıkça görülüyor. Kararlı tutumu ile medeni cesaret bütünlüğü, Onun “yılmaz” kişiliğinde yoğunlaşarak, sınırları aşan erdemli, evrensel nitelikli bir sanatçı yapmıştır. Evrensel yönü Toplumsal kavramını ile O “Bütün dünya işçilerinin, köylülerinin ve ezilen halklarının çıkarların birliğine ve savaşımlarının ortaklığına” inandığı içindir ki kendini bu mücadeleye adar. Bu yöndeki çabasına yurtdışında devam etmiştir. Onun eserlerinde en çok ezilen toplumların sorunlarını yansıttığı, filmlerinde daha çok “çöküş” durumlarını konu alır. Yoksul halkları uyarmaya, uyandırmaya çözüm için aydınlattığı gözlenir. “Umut” filmi, gelişen kapitalizmin çökerttiği bir arabacı ailesini anlatır. Araba ve arabacının tükenişini sergiler. “Arkadaş” filmi, yine çürüyen burjuvazinin çöküşünü konu alır, gelişmeleri anlatır. “Endişe “filmi, işşizliğin girdabına kapılan mevsimlik tarım işçisi, göçebe köylünün topraktan kopuşunun dramını sergiler. “Ağıt” filmi, kaçaklığa yani yasadışına itilmiş yoksul köylüleri, “Sürü” filmi feodal kalıntının çöküşünü vurgular. Yılmaz ülkesini tek tümce ile şöyle tanımlar: “Türkiye, emperyalizme bağımlı kapitalist üretim ilişkilerinin hızla geliştiği, aynı zamanda, feodal kalıntıları bağrında taşıyan, yarı-sömürge bir ülkedir…” Yılmaz ülkesi için özetle şunu düşünür: Önümüzdeki aşamada, tutarlı bir burjuva demokrasisini inşa etmeyi, ülkede yaşayan bütün halklara eşitlik, gönüllülük temelinde, barış ve adalet içinde bir yaşamayı düşünüyoruz..”

Arama

ARŞİV

Eylül 2014
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Ağu    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930  
Ziyaretçi Sayısı: